Thunderbird, Google ve Android Takvim Senkronizasyonu

Takvimimi Thunderbird, Gmail ve Android telefonlarım arasında nasıl senkronize ederim? (eşitlerim) sorusuna yanıt arıyorsanız doğru yerdesiniz.

Bilgisayarlar, akılsız telefonlar, akıllı telefonlar, PDA’lar, tabletler, internet şu bu derken iş takvimimizi, kullandığımız “ortamlar” arasında senkronize tutmak adeta bir işkence haline geldi.

Android telefonlarının pazar payı geçen yıl yüzde 25 iken bu yıl yüzde 52’ye yükseldi dünya çapında. Linux ve özgür yazılım camiası adına büyük bir başarı bu (tabii Google için de!)

Eğer siz de benim gibi Android cihazınız, Thunderbird e-posta istemciniz ve internet tabanlı takviminiz arasında eşitleme yapma sıkıntısı yaşıyorsanız aşağıdaki adımları uygulayarak her üç ortamda tıkır tıkır çalışan ve güncellenen bir ajandaya sahip olabilirsiniz…

Android telefonunuz varsa bir gmail hesabınız da var demektir. Öyleyse başlayabilirsiniz…

Thunderbird Lightning ve Provider for Google Calendar Kurulumu

Thunderbird kullanıyorsanız büyük olasılıkla Ligthning (Thunderbird’in takvimi) eklentisini de kurmuşsunuzdur. Eğer kurmadıysanız hemen Araçlar -> Eklentiler menüsünden Eklenti Edin’e tıklayarak Lightning’i kurun. Veya doğrudan şu adrese tıklayarak eklentiyi indirin ve kurun.

Ardından Provider for Google Calendar eklentisini indirip kurmanız gerekiyor.

Her ikisini de kurup Thunderbird’ü yeniden başlattıktan sonra ikinci adıma geçebilirsiniz.

Gmail Takviminin Ayarlanması

gmail.com adresinden hesabınıza giriş yaptıktan sonra Takvim (Calendar) sekmesine tıklayın. Sağ üst köşede bulunan çark ikonuna tıklayarak Seçenekler -> Takvim Ayarları ekranına girin (eğer ekranda görünen dil İngilizce ise Language seçeneğinin karşısındaki çoktan seçmeli kutucuktan Türkçe’yi seçebilirsiniz.)

Ayarlar ekranında Takvimler sekmesine tıklayın. Takvimlerim başlığı altında isminizin olduğu takvime tıklayın.

Ekranın altına doğru “Özel Adres” yazan bir kısım var. Karşısındaki XML düğmesine tıkladığınızda ekranınıza uzunca bir adres satırı gelecek. Bu adres takviminizi Thunderbird ile senkronize edebilmek için gereklidir. Tüm adresi eksiksiz olarak kopyalayın.

Ardından tekrar Thunderbird ekranına dönün ve Dosya -> Yeni -> Takvim… seçeneğine tıklayın.

“Yeni bir takvim oluştur” penceresi açılacak. “Ağ üzerinde” kutucuğuna çentik atıp İleri tuşuna basın.

Gelen seçeneklerde Google takvimi kutucuğunu işaretleyin ve Konum kutucuğuna az önce kopyaladığınız adresi yapıştırın. Takviminize bir isim verin (örn. Google Takvim) ve bu takvime ait girdiler için bir renk belirleyin (mesela kırmızı)

Bu aşamadan sonra internet üzerindeki gmail takviminizde gireceğiniz veya düzenleyeceğiniz etkinliklerin otomatik olarak Thunderbird Lightning altında da göründüğünü fark edeceksiniz.

Öte yandan Thunderbird’de girdiğiniz yeni bir etkinlik (etkinlik girerken Takvim olarak Google Takvim’inizi ya da yukarıda tanımlarken ne isim verdiyseniz onu seçmeyi unutmayın) kısa süre içerisinde internet üzerindeki gmail takviminizde yerini alacaktır.

Ayrıca tüm bunlar gmail hesabınızı tanımladığınız Android telefonunuzdaki takviminizde de otomatik olarak yer alacaktır. Aynı şekilde, Android telefonunuzda gireceğiniz yeni “olay”ları da gmail hesabınıza bağlarsanız Thunderbird’in ve internet üzerindeki gmail takviminizin de güncellendiğini göreceksiniz.

Eğer Android kullanmıyorsanız, Windows tabanlı akıllı telefonunuza GMobileSync uygulamasını kurup gmail kullanıcı adınız ve şifreniz ile kullanarak PDA’nız ve Google takviminizi eşleyebilirsiniz (bunu şahsen denemedim.)

 

Wordcamp Türkiye ve etohum kampı

Geçtiğimiz Cumartesi (29 Mayıs 2010) iki etkinliğe aynı gün katılma fırsatı buldum.

Bunlardan biri WordPress geliştirici ve kullanıcılarını bir araya getiren Wordcamp ve diğeri de internet girişimcileri ile yatırımcılarını buluşturan etohum girişimine ait etkinlikti (etkinlikler hakkında bilgiye etohum blog sitesinden ulaşabilirsiniz.)

Öncelikle her iki etkinliğin de son derece doyurucu ve yoğun geçtiğini vurgulamam gerekiyor.

Wordcamp’in bence en önemli yanı Türkçe çeviri ekibinden Emre Erkan ve WordPress’in kurucusu Matt Mullenweg ile tanışma fırsatı yaratmasıydı. Bunun yanında Burak Dönertaş’ın ve Arda Kutsal’ın WordPress temelindeki girişimlerini ve başarı hikayelerini dinleme fırsatı bulduk.

Açık kaynak (özgür yazılım) dünyasının önde gelen kişilerinden biri haline gelen Matt Mullenweg, kişilik olarak da son derece sıcakkanlı ve mütevazi.

Özgür yazılım savunucularında görmeye alıştığımız profile son derece uygun biri Matt; dünya ile barışık, çevre problemlerine duyarlı ve paylaşımcı bir kişi.

WordPress’in kaydettiği aşamaları, geldiği noktayı ve en yeni 3.0 sürümünün getirdiği yenilikleri paylaştı bizlerle. Wordcamp, Matt Mullenweg, Mahir Aşut ve Mustafa Çamaltı

WordPress’in ticarileşeceğine dair kaygıların ön plana çıktığı sorular yöneltildi kendisine. Bu kaygıların tamamıyla gereksiz olduğunu, WordPress’in özgür yazılım olarak kalmaya devam edeceğini vurguladı Matt.

Tamamıyla gönüllü katılım esasına dayalı ve GPS ile lisanslanmış olduğu için böyle bir girişimde bulunulmak istense dahi, herhangi bir katılımcının, herhangi bir anda WordPress’in belirli bir sürümünü baz alıp farklı bir isimle yeni bir dal (fork) yaratabileceğini ve gelişmelerin o noktadan itibaren devam edebileceğini vurguladı.

Zaten Matt de, WordPress’i yaratırke aynını yapmış. 7.5 yıl kadar önce ciddi anlamda popüler bir blog yazılımı olan b2‘yi almış ve bunun üzerine WordPress’i inşa etmiş (b2 o tarihlerde geliştiricisinin ilgisini yitirmesi nedeniyle tarih olmak üzereymiş ve Matt’in girişimi b2’nin yaratıcısı Michel’i son derece mutlu etmiş.)

Matt, açık kaynak dünyasında bir yandan camiaya katkıda bulunurken diğer yandan nasıl karlılık yaratılabileceğini de gösteren ilginç bir örnek sunuyor.

Matt’in sahibi olduğu ve halen 16 çalışanı bulunan Automattic isimli şirket, büyük ölçekli WordPress kurulumlarına profesyonel destek sağlıyor. Matt, şirketin karlı olduğunu belirtiyor ve bağımsızlıklarını koruyabilmek adına şirketi yatırımcılara açmayı düşünmediklerinin de altını çiziyor.

Kendisi ile yaptığım kişisel sohbette, yakın gelecekte hayata geçirmeyi planladığımız bir açık kaynak projesini paylaşma fırsatı buldum. Açık kaynak girişimlerine büyük bir ihtiyaç olduğu ve  özellikle yerel dilde geliştirilecek lokal projelerin önemi hakkında hemfikir olduğumuzu gördüm.

Toplantnın bir diğer çarpıcı ismi olan ve “4 saatlik çalışma haftası” isimli kitabıyla tanınan Timothy “Tim” Ferris de paylaşımcılık konusundaki görüşlerini ve blog yazarlığı hakkındaki ipuçlarını bizlerle paylaştı. Daha önce kendisini tanımıyordum ama toplantı sırasında ve sonrasında gözlemlediğim kadarıyla incelemeye değer bir hayat felsefesine sahip olduğunu düşünüyorum (merak edenler Tim Ferris’in blogunu inceleyebilirler.)

Bersay’ın ev sahipliğindeki toplantıların öğleden sonraki bölümü etohum kampına ayrılmıştı ve bu oturumlarda hem internet yatırımcılarının yeni girişimlerde dikkate aldıkları unsurları, kriterleri kendi ağızlarından dinleme fırsatı bulduk, hem de Google reklamcılığı konusunda profesyonel görüşleri ilk elden dinleme şansına sahip olduk.

Her iki toplantı için Burak’a (Büyükdemir) ve organizasyonda görev alan diğer arkadaşlara bir kez daha teşekkür ediyorum…

"Arama"nın diğer yüzü (!)

Birkaç akşam önce odama kapanmış, üzerinde çalışmakta olduğum yazı için belge araştırırken bir Web sitesinde, kısa bir arama cümlesi aradıklarımla birlikte son derece hedefli bazı reklam bağlantıları getirdi ekranıma (her zamanki gibi.)

Yazılan cümleyi analiz edip uygun reklamları yayınlayabilen bir sistemin, üstüne üstlük makinelerimize isteyerek kuracağımız eklentilerle, kişisel gizlilik, iş gizliliği ve bunun da ötesinde ne gibi yan etkileri olabileceğini düşünmeye başladım…

Ağların ağı İnternet, dünya toplumlarıyla kucaklaşmasını belki de en fazla Tim Berners-Lee’nin, kendi deyimiyle, “Hipermetin fikrini, DNS ve TCP’ye bağlamayı başarınca” yarattığı küresel ağ’a (WorldWideWeb) borçlu.

Küresel ağ bilginin farklı donanım ve yazılım platformuna sahip bilgisayarlar arasında kolayca paylaşımı fikri ile gelişirken, ticari kullanım alanlarının “keşfedilmesi” ile patlama yaşadı ve bugün itibarıyla dünyada 30 milyon dolayında “Web” sitesi işler durumda !

Bilginin yaygınlaşması ve küresel olarak erişilir duruma gelmesi toplumların, kişilerin ve grupların etkileşimlerini de inanılmaz artırdı. İnternet’e erişebilen ülkelerin toplumları devrimsel sayılabilecek dönüşümler yaşıyorlar ve yaşayacaklar.

Küresel ağ’ın büyümesi, kullanımının artması, İnternet’e erişimin en azından dünyanın bir bölümünde giderek daha kolay ve daha ucuz hale gelmesi ile Web’in ayrılmaz bir parçası durumunda bulunan arama motorları devreye girdi.

Bugün “Google” ile temsil edilen, bir zamanlar Yahoo!’nun ardından Altavista’nın tartışmasız lider olduğu arama motorları herhangi bir elektronik materyale (metin, resim, müzik parçası, video…) kolayca erişmemizi sağlıyorlar.

2000 yılından itibaren İnternet şirketlerinin ve Web sitelerinin sayıca patlaması, yatırımcıların İnternet’e akın etmesi sonucunu doğurdu. İnanılmaz “hayali” kazançlar ve ardından gelen büyük çöküş ile birlikte İnternet şirketleri, yaptıkları işten para kazanmaları gereğinin farkına vardılar.

Süreç içerisinde, arama motorları, kazanç modellerini Web sitelerine alacakları reklamlara bağladılar ancak bu yeterli olmadı. Kullanıcılar da arama yapmak için para ödemek istemiyorlar. Geriye yaratıcı çözümler geliştirmek kalıyor.

Google bu alanda tartışmasız en yaratıcı arama sitesi. Aranan terimlerden hareket ederek uygun reklamı bulan ve kullanıcının Web tarayıcısına taşıyan bir algoritmaları var. Üstelik Google sadece kendi Web sitesinde değil, iş ortağı olan içerik sağlayıcılarının Web sitelerinde yapılan aramalar için de aynı teknolojiyi kullanıyor (ve kazancını bu sitelerle paylaşıyor.)

Arama yapmak için “kutucuğu” doldurup gönderdiğinizde arka planda birşeyler oluyor; kim (IP adresiniz!), nereden (coğrafi yer bilginiz –ülke vs.- IP adresinizin içerisinde saklı!), ne zaman, neyi aradı gibi bilgiler de veritabanındaki yerlerini alıyor. Bazıları sizin makinenize “Cookie” adı verilen küçük bir veri parçacığı kopyalayarak bir dahaki sefere aynı siteye girdiğinizde sizin siz olduğunuzu anlamak istiyorlar.

“Cookie”ler (Türkçe’ye çevrilmiş haliyle Çerez’ler!!) kimi zaman hayatınızı kolaylaştırırken kimi zaman acımasız pazarlama makinelerinin casusları olarak hizmet veriyorlar. Ancak kolay bulunur bir dizinde olmaları ve tehlikeli olanlarını kolayca bertaraf edebilecek yazılımlar (Ad-Aware gibi) “Cookie”leri gerçek tehdit olmaktan alıkoyabiliyor.

Daha güçlü bir tehdit, sisteminize yüklenecek, Web tarayıcınızın içerisinde yerini alacak araç çubukları (toolbar). Araç çubukları, makinenize yüklenen bağımsız birer yazılım. Sıkça başvurduğunuz bir Web sitesinin araç çubuğunu indirip kurduğunuzda o Web sitesinin fonksiyonlarını siteye girmeden kullanabiliyorsunuz.

Peki bu araç çubukları, özellikle de “masum” olmayanlar, arka planda neler yapıyorlar veya yapabilirler ? Örneğin makinenizde kurulu bulunan yazılımları, “belgelerim” klasörünüzün içeriğini, MP3’lerinizi, işletim sistemi detaylarınızı kısaca makinenizdeki dosyaları, verileri tespit edebilir ve bunları toplayabilecekleri diğer kişisel bilgiler eşliğinde “biryerlere” gönderip kayıt edebilirler pekala ?

Ya elektronik postalar ? Google’in “seçmece” kullanıcılarla başlattığı yeni elektronik posta atağı “Gmail”i duymuş olabilirsiniz. 1 GB saklama alanı ve POP3 erişimi sağlamasıyla ücretli rakiplerini bile geride bırakan Gmail sanıyorum “hayır” olsun diye geliştirilmedi ? Altından neler çıkacağını tam olarak kestirememekle birlikte (kişisel olarak inceleme fırsatım olmadı) endişelerim var.

Eğer bilgi işlem yöneticisi iseniz kullanıcılarınızı bu tür “araç çubukları”na karşı uyarmanızı, Antivirüs paketlerinin yanında “Antispy” paketlerini de standart kurulumlarınızın birer parçası yapmanızı öneririm. Firewall’lar vb. bir yere kadar İnternet erişiminizi kontrol etmenizi sağlayabilse de standart http portlarını kullanan ve kendi başına bir Web tarayıcısı gibi davranan yazılımlarla başa çıkması pek olanaklı değil.

İnternet hayatımızı kolaylaştırdı ve geliştirdi. Ancak herşeyin bir bedeli var. Bizler tüm belgelerimizi, yazışmalarımızı elektronik ortama aktarıp, ilgimizi çeken konuları “devasa” veritabanlarında araştırıp, iletişimimizi de İnternet’e taşımaya başladıkça “Büyük Birader”in ellerini ovuşturduğunu hissedebiliyorum…

(Öngörmemekle birlikte yazı bir parça Google üzerine geliştiği için Google hakkındaki iki eski ancak ilginç makaleyi dikkatinize sunmak isterim. Konuya özel ilgi duyanlar bana yazabilir.)

http://www.theregister.co.uk/2004/10/15/google_desktop_privacy/
http://www.theregister.co.uk/2004/04/03/google_mail_is_evil_privacy/

Hoşçakalın…

(bu yazımın aslı BTdünyası‘nda yayınlanmıştır.)