Asıl tehdit; Su nereye gidiyor?

Bu yazı su üzerine.

“Yetkili” merciler sürekli olarak bize suyumuzun azaldığını, suyu idareli kullanmamız gerektiğini söyleyip duruyorlar.

Öylesine bir baskı oluşturdular ki; insanlar evlerinde banyo yaparken “eyvah susuz kalacağız” diye tedirgin oluyorlar.

Hepimiz biliyoruz ki su döngüsü diye birşey var. Neymiş su döngüsü  Wikipedia’dan okuyalım:

Su döngüsü suyun okyanus ve denizlerden atmosfere, atmosferden yeryüzüne, ve yeniden deniz ve okyanuslara ulaşması şeklindeki genel turuna verilen isimdir. Evrenin korunumu yasası gibi, yeryüzündeki su kaynaklarının artmaz veya eksilmezliğini ifade eden bir terimdir ve bir başlangıç veya sonu yoktur.

Dolayısıyla; banyo yaparken, bulaşık yıkarken veya içerken kullandığımız suların “harcanması” gibi birşey söz konusu değil. Bu sular döngünün içerisindeki yerlerini alıyor. Aynı şekilde boşa aktığı söylenen akarsular aslında boşa filan akmıyor. Onlar hem dünyanın doğal klimaları hem de su döngüsünün sürdüğünü gösteren önemli belirtiler.

Gelelim asıl noktaya. Su nereye gidiyor?

“Yetkili”lerin halktan sürekli olarak gizledikleri, gözden kaçırdıkları gerçek şu; suyumuzun büyük bölümü, yine aynı yetkililerin “kalkınıyoruz” diye yutturdukları o devasa binaların, gökdelenlerin, duble yolların içinde!

1000 metrekarelik bir binaya ortalama 400 m3 beton harcanıyor. 1000 metrekarelik bir bina da gökdelen filan değil, 4-5 katlı mütevazi bir apartman gibi düşünün.

Kullanılan 400 m3 beton’un ortalama yüzde 15’i sudur. Yani 1000 m2’lük bir binanın sadece betonunda kullanılan su yaklaşık olarak 60,000 litredir!

Sıradan inşaatlar bu denli su tüketirken, çevremizde virüs gibi çoğalan alışveriş merkezi inşaatları ne durumda dersiniz? Bir AVM ortalama 200,000 m2 olabiliyor. Bu 80,000 m3 beton yani hapis durumda 12,000,000 litre (yazıyla onikimilyon) su demektir!

İnşaatlarda, yollarda kullanılan sular artık su döngüsünün bir parçası olmaktan çıkarlar. Yukarıdaki paragrafta koyu renkle işaretlediğim kısmı tekrar okuyun; su kaynakları artmıyor! Dolayısı ile döngüden çıkan her damla su tüm dünyadaki susuzluğu artırıyor!

Endüstriyel üretimde kullanılan sular? Her gün milyonlarcası tüketilen plastik şişe ve poşetlerin bünyesine giren ve döngüden çıkan sular? Bu konu çok daha derin…

Suyun bu denli hoyratça kullanılması, harcanması insanlardan gizlenirken sürekli kullanılan bir “kalkınma” lafı var. Kalkınma palavrası nedir? Plastik şişe sularına mahkum olmak, su üzerinden milyarlarca dolarlık cirolar yapan, suyu ticari bir mal olarak gören kartelleşmiş şirketlerin ekmeğine yağ sürmek midir? Demek öyleymiş…

Bu konu daha çook su kaldırır…

Yazılıma teşvik ama nasıl?

Bilişim alanına yönelik devlet teşvikleri, destekleri, öncelikli alanlar, projeler, desteklenecek girişimler, girişimciler vs. vs…

17 Eylül 2012 Pazartesi günü İstanbul Ticaret Odası tarafından organize edilen bir toplantıda yetkili ağızlardan yukarıdaki konuları dinleme fırsatı bulduk.

Bilişim alanına yönelik teşvik ve destekler farklı kurumların çatısı altında yürütülüyor;

  • Ekonomi Bakanlığı
  • Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı
  • Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı
  • TÜBİTAK
  • KOSGEB

Konuşmacıları dinlerken birkaç yıl önce yaşadığımız KOSGEB deneyimini hatırladım (merak edenler bkz. “Yazılım Sanayicisi !” yazım)

O günden bu güne neyse ki yazılım şirketlerinden Kapasite Raporu istenmesi sona ermiş, verilen destekler çoğalmış. Ancak anladığım kadarıyla başvuru süreçleri yine çetrefilli ve yokuşlu. Karmaşık hesaplar, onaylar, türlü detaylarla uğraşmak söz konusu. Danışman kurumlarla çalışmadan sonuç almak zor gibi görünüyor.

Bu tür teşvik ve destek sistemlerinin halen çok etkili yürümediğini düşünüyorum bizim sektörümüz açısından. Diğer yandan dolaylı ve dolayısız vergilerin yükü öyle bir hale geldi ki; buralardan toplanan kaynağın sadece küçük bir kesiri teşvik-destek olarak dağıtılıyor…

Girişimcilik zor. Bir şirket kurup iş yapmak, para kazanır hale gelmek, iş yürütmek daha da zor. Stopajlar, vergiler, aidatlar (İnanılmaz bir olay ama gerçek; Ticaret Odaları karınızdan pay alıyor sanki karınıza bir katkı yapıyorlarmış gibi?) ücretlerin üzerindeki vergi yüklerinin personele yansıması vs. vs. hepsi sıkıntılı.

Bilişim, özellikle de yazılım alanında faaliyet gösteren şirketler teşvik edilmek isteniyorsa çok karmaşık, yer bulunması zor, kiraları yüksek teknopark odaklı sistemlere gerek yok. Teknoparklarda yerleşik bilişim şirketlerine tanınan kolaylıklar kendi ofislerinde faaliyet gösteren şirketlere de sağlanabilir düşüncesindeyim. Yazılım, mekandan bağımsız olarak yürütülebilecek nadir işlerden biriyken mevcut durum abes kaçıyor.

Ubuntu 11.10 (Oneiric Ocelot) çıktı!

GNU/Linux işletim sistemlerinden en yaygın kullanılanı Ubuntu’nun yeni sürümü 11.10 (Oneiric Ocelot) bugün yayınlandı.

11.04 sürümünden itibaren kullanıcı arabirimini Unity ile değiştiren Ubuntu bu nedenle birçok kullanıcı ve geliştirici tarafından ciddi biçimde eleştirildi.

Eleştirilerin büyük bölümü de Gnome projesine yöneltildi. Klasik masaüstü kavramını alt üst ederek kullanıcı alışkanlıklarını değiştiren (içinden çıkılamaz hale getiren) yeni Gnome Shell ve Unity, XFCE ve LXDE gibi alternatif masaüstlerinin önünü açtı.

İlk kez Ubuntu kuracaklara Ubuntu’nun XFCE masaüstü sürümünü (Xubuntu) öneririm.

Richard Stallman ve yazılım patentlerinin tehlikesi

Özgür Yazılım fikrinin lideri ve Özgür Yazılım Vakfı’nın (Free Software Foundation) kurucusu Richard Matthew Stallman (rms), İstanbul ve Ankara’da iki seminer verdi.

Richard Stallman, Öğrenciler ve Mahir B. Aşut

Stallman, MIT kökenli bir mühendis ve bence bundan daha da önemlisi, içinde bulunduğumuz yüzyılın en önemli ve değerli filozoflarından biri.

BİLMÖK etkinliği kapsamında 26 Şubat 2011 tarihinde Yeditepe Üniversitesi’nde düzenlenen “Yazılım Patentlerinin Tehlikesi” (“Danger of Software Patents”) konulu ilk toplantıya katılma fırsatı buldum.

1200 kişilik toplantı salonu iğne atsanız yere düşmeyecek şekilde doluydu. Öğrencilerin ve öğretim üyelerinin ilgisi inanılmazdı. Türkiye’nin dört bir yanından BİLMÖK’e katılan Bilgisayar Mühendisliği öğrencilerinin birçoğu belki de ilk kez Özgür Yazılım fikri ile tanışıyorlardı. Sanırım seminerin ana fikrini oluşturan yazılım patentleri konusu da birçokları için yeterince anlaşılmamış bir kavramdı.

Yazılım patentleri genellikle fikri mülkiyet hakları ile karıştırılır. Fikri mülkiyet hakları Türkiye’de 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK) çerçevesinde korunur ve korunmalıdır.

Yazılım patenti ise Stallman’ın da altını çizdiği gibi bambaşka birşey ve bütün bir yazılım paketini değil, bir yazılım parçasının “fikri”ni veya algoritmasını kapsar.

Stallman verdiği örnekler ve sunduğu argümanlar ile yazılım patentlerinin görünürdeki hedeflerinden (“yazılım dahisi”ni korumak) tamamıyla uzak, dev yazılım şirketlerinin pazardaki tekellerini korumak ve geliştirmekte nasıl kullanıldığını net olarak açıkladı. Özellikle “Roman” örneği çok çarpıcıydı.

Bir yazar, çeşitli fikirler, olaylar ve kişiliklerle örülü bir romanı yazdığında bir “bütün” oluşturmuştur. Başarılı bir roman; içerisindeki kurgunun, fikirlerin ve karakterlerin başarısına bağlıdır. Bu fikirler tek başlarına anlam ifade etmeyebilecekleri gibi herhangi birinin sadece bu fikirleri bir araya toplayarak başarılı bir roman meydana getiremeyeceği aşikardır.

Roman fikirlerinin patentlenerek yazarların dava edildiği bir ortam düşünün. Şu an aynı tehlike yazılım geliştiricilerini bekliyor çünkü farkında olarak veya olmayarak “patentlenmiş” bir yazılım fikrini veya algoritmayı kullanmaları halinde çok ciddi lisans bedelleri ödemek veya yazılımlarını baştan yazmak zorunda kalabilirler.

Bu noktada Stallman gerçek endüstriyel sahadaki patentler ile yazılım patentlerini özenle ayırıyor. Endüstriyel sahadaki patentler genellikle belirli bir iş yapış biçimini, bir cihazın tasarım detaylarını içerirler. Bu bilgi son derece nesneldir.

Yazılım fikirleri ise tümüyle soyuttur. Asıl tehlike bu soyutlukların, patent vermeye yetkili devlet kurumları tarafından parayı bastıran yaptırır mantığı çerçevesinde ince elenip sık dokunmadan, anlaşılmadan patent korumalarına dönüştürülmesidir.

Belirli bir yazılım fikri o denli geniş kapsamlı olabilir ki  devlet koruması ile desteklendiği ve bu koruma mahkeme kararı ile bozulamadığı takdirde spesifik bir alandaki tüm gelişimi durdurabilir. Patenti almak isteyen kişinin, patent başvurusuna dair ücretleri karşılıyor olmasının patent mercilerinin başvuru sahiplerine “müşteri” muamelesi uygulaması sonucunu doğurduğunu vurguluyor Stallman ve bu durumun kamu çıkarları adına hizmet etmek zorunda olan bir kurumu tarafsızlıktan uzaklaştırdığının altını çiziyor.

Kime hizmet ettiği belli olmayan, dev yazılım şirketleri dışında topluma hiçbir faydası bulunmayan yazılım patentlerinin bir an önce ortadan kaldırılması veya çok büyük titizlikle regüle edilmesi gerçeği aşikardır.

Richard Matthew Stallman

Öte yandan bitmiş, tamamlanmış bir yazılım paketinin belirli lisanslarla fikri mülkiyet bağlamında korunması gerekli ve zorunludur. Yazılım geliştiricilere, FSF’nin GPL lisansını incelemelerini öneririm. Bugün dev yazılım şirketleri GPL lisansı çerçevesinde koruma altına alınmış bir özgür yazılım ürününü serbestçe alıp, kullanıp, ortaya çıkan yeni ürünü kaynak kodlarını yayınlamaksızın sunamazlar. GPL lisanslı bir ürünü kullanarak geliştirilen yeni ürün de bu lisansın kurallarına uygun olmalıdır.

Yazımı, Stallman’a sorulan bir soru ve onun verdiği yanıtla noktalamak istiyorum;

Soru: “Özgür yazılım vakfını kurmanızın arkasındaki motivasyon nedir ?”

Cevap: “Kendi özgürlüğümü ve sizin özgürlüğünüzü korumak…”

 

 

OpenOffice.org, LibreOffice oluyor…

28 Eylül 2010 tarihinde özgür yazılım dünyasına bomba gibi düşen bir gelişme yaşandı.

OpenOffice.org camiası Oracle’dan koptu ve yeni kurdukları “The Document Foundation” (Belge Vakfı) çatısı altında yeni bir oluşuma gitti.

OpenOffice.org kodlarından hareketle hazırlanan yeni ofis verimlilik paketi LibreOffice’in ilk sürümü de aynı adreste indirilmeye hazır olarak sunuldu.

Yeni oluşuma büyük destek var. Google, Novell, Red Hat ve Canonical (Ubuntu) desteklerini açıkladılar bile. Hatta Ubuntu’nun bir sonraki sürümünde LibreOffice’i görebiliriz. Oracle cephesi gelişmeler karşısında -henüz- sessizliğini koruyor. OpenOffice.org isminin yeni vakıfa devredilmesi bekleniyor. Eğer bu gerçekleşirse LibreOffice ismi ortadan kalkacak ve OpenOffice.org ismi devam edecek.

Konuyla ilgili resmi açıklamaya buradan ulaşabilirsiniz.

İşin içyüzünü merak edenler, OpenOffice.org Türkiye camiasının önde gelen isimlerinden Görkem Çetin’in 3 Ekim 2010 tarihinde LKD üye listesine ilettiği mesajın bir kopyasını aşağıda okuyabilirler.

...
OpenOffice.org cephesinde Sun'a satılma ile başlayan ve Sun'ın
lisanslama konusundan başlayarak OOo'ya yeteri kadar destek
vermemesine kadar süregiden bazı sıkıntılar vardı. Sun'ın Oracle'a
satılması ile Oracle'ın OOo'ya daha az zaman ayırması, Oracle'a daha
fazla pay biçmesi (örn. About menüsünde katkıcıların değil Oracle'ın
adının geçmesi), gönderilen yamaların bekletilmesi ya da kabul
edilmemesi gibi nedenlere daayalı sıkıntılar daha da artınca OOo'nun
bazı ileri gelenleri geçen hafta kendi aralarında mesajlaşarak gizlice
LibreOffice adını verdikleri bu çalışmayı başlattılar (aslında
çalışmanın özü çok daha geriye dayanıyordu, 2 yıl önce Koper'de
gittiğim OOo konferansının kapanış konuşmasında Charles Schulz ilk
bağımsızlık sinyallerini vermişti)

LibreOffice'in geliştirilmesindeki temel amaç, camiayı ve katkıcıları
sürece daha fazla dahil etmek. Bu yönde ilk olarak her ne kadar çok
net belirtilmese de Oracle karar verme sürecinin dışına itilerek
bertaraf edilmiş oldu. Bundan sonra Oracle kendi içinde
OpenOffice.org'u geliştirebilir, ancak lisansın getirdiği özgürlükler
nedeniyle aynı kod temelinde LibreOffice de geliştirilebilecek. Oracle
şimdi Document Foundation'a destek vermek durumunda kalabilir, zira
Google, Red Hat ve Canonical LibreOffice'i geliştirmek için destek
verdiklerini açıkladılar, ayrıca LibreOffice'in ilk sürümü de Go-oo
kullanılarak yayınlandı, dolayısıyla alelacele de olsa bir sürüm
yayınlandığı için organizasyon daha güçlü duruyor. Ayrıca Canonical
"bundan sonra Libre Office dağıtacağım" diyor. Oracle şu sıralar harıl
harıl üst üste toplantılarla durum değerlendirmesi yapıyordur, eminim
2-3 güne o cepheden de bir yanıt gelir.

Öte yandan 10 yılın getirdiği bir deneyimle camiadan pek çok kişinin
kurduğu LibreOffice, aslında 10 milyon satır kodu da yönetiyor olacak.
Dolayısıyla yeni sunucular, yeni servisler, yeni bir hata bildirim
ortamı, web sayfaları, derleme çiftlikleri gibi hizmetlerin
tasarlanması ve hayata geçirilmesi gerekiyor. Bazı konularda geçici
bir afallama yaşanabilir, ama camia gerçekten büyük olduğu için bunun
da üstesinden geleceklerdir.

OpenOffice.org Türkiye olarak yapacağımız işler bazında değişen bir
şey olmayacak, yine aynı/benzer kişilerle çalışacağız, işlerimiz yine
aksamadan (umarım) devam ediyor olacak. Alan adını değiştirmemiz
gerekebilir, ancak bunun için Oracle'ın atağını bekleriz. Bir
ihtimalle bu ismi Document Foundation'a devredecek, LibreOffice ise
çıktığı gibi adını OpenOffice.org'a geri değiştirecek.
...

Wordcamp Türkiye ve etohum kampı

Geçtiğimiz Cumartesi (29 Mayıs 2010) iki etkinliğe aynı gün katılma fırsatı buldum.

Bunlardan biri WordPress geliştirici ve kullanıcılarını bir araya getiren Wordcamp ve diğeri de internet girişimcileri ile yatırımcılarını buluşturan etohum girişimine ait etkinlikti (etkinlikler hakkında bilgiye etohum blog sitesinden ulaşabilirsiniz.)

Öncelikle her iki etkinliğin de son derece doyurucu ve yoğun geçtiğini vurgulamam gerekiyor.

Wordcamp’in bence en önemli yanı Türkçe çeviri ekibinden Emre Erkan ve WordPress’in kurucusu Matt Mullenweg ile tanışma fırsatı yaratmasıydı. Bunun yanında Burak Dönertaş’ın ve Arda Kutsal’ın WordPress temelindeki girişimlerini ve başarı hikayelerini dinleme fırsatı bulduk.

Açık kaynak (özgür yazılım) dünyasının önde gelen kişilerinden biri haline gelen Matt Mullenweg, kişilik olarak da son derece sıcakkanlı ve mütevazi.

Özgür yazılım savunucularında görmeye alıştığımız profile son derece uygun biri Matt; dünya ile barışık, çevre problemlerine duyarlı ve paylaşımcı bir kişi.

WordPress’in kaydettiği aşamaları, geldiği noktayı ve en yeni 3.0 sürümünün getirdiği yenilikleri paylaştı bizlerle. Wordcamp, Matt Mullenweg, Mahir Aşut ve Mustafa Çamaltı

WordPress’in ticarileşeceğine dair kaygıların ön plana çıktığı sorular yöneltildi kendisine. Bu kaygıların tamamıyla gereksiz olduğunu, WordPress’in özgür yazılım olarak kalmaya devam edeceğini vurguladı Matt.

Tamamıyla gönüllü katılım esasına dayalı ve GPS ile lisanslanmış olduğu için böyle bir girişimde bulunulmak istense dahi, herhangi bir katılımcının, herhangi bir anda WordPress’in belirli bir sürümünü baz alıp farklı bir isimle yeni bir dal (fork) yaratabileceğini ve gelişmelerin o noktadan itibaren devam edebileceğini vurguladı.

Zaten Matt de, WordPress’i yaratırke aynını yapmış. 7.5 yıl kadar önce ciddi anlamda popüler bir blog yazılımı olan b2‘yi almış ve bunun üzerine WordPress’i inşa etmiş (b2 o tarihlerde geliştiricisinin ilgisini yitirmesi nedeniyle tarih olmak üzereymiş ve Matt’in girişimi b2’nin yaratıcısı Michel’i son derece mutlu etmiş.)

Matt, açık kaynak dünyasında bir yandan camiaya katkıda bulunurken diğer yandan nasıl karlılık yaratılabileceğini de gösteren ilginç bir örnek sunuyor.

Matt’in sahibi olduğu ve halen 16 çalışanı bulunan Automattic isimli şirket, büyük ölçekli WordPress kurulumlarına profesyonel destek sağlıyor. Matt, şirketin karlı olduğunu belirtiyor ve bağımsızlıklarını koruyabilmek adına şirketi yatırımcılara açmayı düşünmediklerinin de altını çiziyor.

Kendisi ile yaptığım kişisel sohbette, yakın gelecekte hayata geçirmeyi planladığımız bir açık kaynak projesini paylaşma fırsatı buldum. Açık kaynak girişimlerine büyük bir ihtiyaç olduğu ve  özellikle yerel dilde geliştirilecek lokal projelerin önemi hakkında hemfikir olduğumuzu gördüm.

Toplantnın bir diğer çarpıcı ismi olan ve “4 saatlik çalışma haftası” isimli kitabıyla tanınan Timothy “Tim” Ferris de paylaşımcılık konusundaki görüşlerini ve blog yazarlığı hakkındaki ipuçlarını bizlerle paylaştı. Daha önce kendisini tanımıyordum ama toplantı sırasında ve sonrasında gözlemlediğim kadarıyla incelemeye değer bir hayat felsefesine sahip olduğunu düşünüyorum (merak edenler Tim Ferris’in blogunu inceleyebilirler.)

Bersay’ın ev sahipliğindeki toplantıların öğleden sonraki bölümü etohum kampına ayrılmıştı ve bu oturumlarda hem internet yatırımcılarının yeni girişimlerde dikkate aldıkları unsurları, kriterleri kendi ağızlarından dinleme fırsatı bulduk, hem de Google reklamcılığı konusunda profesyonel görüşleri ilk elden dinleme şansına sahip olduk.

Her iki toplantı için Burak’a (Büyükdemir) ve organizasyonda görev alan diğer arkadaşlara bir kez daha teşekkür ediyorum…

MS Outlook PST dosyalarını Thunderbird’e aktarmak (import)

Normal şartlar altında, Microsoft Outlook’a ait PST dosyalarını (ki bu dosyalar e-postaların yanı sıra kontaktlar ve takvim girdileri gibi diğer bilgileri de içeriyorlar) Mozilla Thunderbird e-posta istemcisine transfer etmek için makinenizde kurulu MS Outlook yazılımına ihtiyacınız var.

Ancak benim gibi Ubuntu (veya bir başka GNU/Linux dağıtımı) kullanıyorsanız ve bir köşede kalmış eski PST dosyanıza ihtiyaç duyuyorsanız işiniz biraz dolambaçlı.

Öncelikle transfer edeceğiniz PST dosyasını standart MBOX biçemine (formatına) çevirecek bir pakete ihtiyacınız var. Bu paketin adı “readpst”.

readpst’nin resmi internet web sitesine http://alioth.debian.org/projects/libpst/Libpst adresinden ulaşabilirsiniz. Ubuntu kullanıyorsanız “Uygulamalar” altından erişebileceğiniz “Ubuntu Yazılım Merkezi” aracılığı ile readpst’yi makinenize kurabilirsiniz.

MBOX biçemine dönüştüreceğiniz PST dosyanızı ev dizininizin uygun bir yerine kopyalayın (mesela; /home/isminiz/dosyalar/outlook.pst)

Ardından Donatılar -> Uçbirim’i çalıştırın ve aşağıdaki komutları uygulayın;

cd dosyalar
readpst outlook.pst

Bu komutların ardından readpst çalışmaya başlayacak… Aşamaları izleyebiliyorsunuz, PST dosyasınız büyükse ( > 1 GB) biraz uzun sürüyor.

Bu işlem başarıyla tamamlandıktan sonra http://nic-nac-project.de/~kaosmos/mboximport-en.html adresindeki sayfanın en altında bulunan bağlantıdan mbox dosyalarını içe aktarmak için gereken ImportExportTools Thunderbird eklentisini indirin (farenin sağ tuşuna tıklayarak farklı kaydet yapın.)

Thunderbird altında Araçlar -> Eklentiler menüsündeki “Kur…” tuşuna basın ve kaydettiğiniz .xpi dosyasını seçin. Eklenti kurulacak ve Thunderbird’ü yeniden başlatmanız istenecektir.

Bu aşamadan sonra önerim Thunderbird’de PST dosyanız için özel bir dizin oluşturmanızdır (mesela outlook.)

Bu dizin seçiliyken farenin sağ tuşuna basıp açılan pencereden “İçe/Dışa Aktar” menüsünden “mbox dosyasını içe aktar” seçeneğine tıklayın.

İçe aktarma yolu seçmenizi isteyen bir pencere açılacaktır. Bu pencerede “Bir yada daha fazla mbox dosyasını alt dizinleriyle birlikte içe aktar” seçeneğini işaretleyin ve “Tamam” tuşuna basın.

Az önce readpst’yi çalıştırdığınız dizini açarak ilgili MBOX dosyasını seçin ve “Aç” tuşuna basın (ben “Inbox” ve “Sent Items”ı aktardım.)

İşlem tamamlandığında tüm iletilerinizin seçtiğiniz Thunderbird dizinine aktarılmış olduğunu göreceksiniz.

Kolay gelsin…

Linux cephesinde son durum

Linux Kullanıcıları Derneğinin üyesi sıfatıyla farklı üniversitelerde verdiğim seminerlerde (tabii ki Linux konulu) bu işletim sistemi hakkında sahip olunan fikirlerin genel anlamda son derece yetersiz olduğunu gözlemledim.

İlgilenmek isteyip de fırsat bulamayanlar veya bir başlangıç noktası arayanlar için Linux dünyasında olan bitenleri kısaca özetlemek istiyorum bu yazımda.

Masaüstü cephesi genel olarak Ubuntu ve Red Hat türevlerinin öncülüğünde gelişmeyi sürdürüken Pardus’un 2010 sürümü halen ortalarda görünmüyor.

Son derece ümit vaat eden bir dağıtım olmasına karşın stabilite ve (halen!) sürücü problemleri potansiyel Pardus kullanıcılarını arayışa itmiş görünüyor.

Masaüstü Linux kullanıcıları arasında en gözde dağıtımlardan biri Ubuntu’dan türetilen Linux Mint.

Bu satırları yazdığım dizüstü bilgisayarımda Pardus dahil ondan fazla masaüstü dağıtımını test ettim (Pardus, Ubuntu, Debian, Fedora, Zorin, PCLinuxOS vd.) Problem yaşamadan kurup çalıştırabildiğim (ve halen kullanmaya devam edebildiğim) tek dağıtım Linux Mint oldu.

Diğer dağıtımlardaki ekran kartı sürücü problemleri, kablosuz bağlantının sebepsiz yere “kaybolması”, işletim sisteminin “kilitlenmesi” gibi sorunların hiç biri Linux Mint kullanırken başıma gelmedi (bu problemlerin çözülemez olmadığını savunmuyorum elbette. Sadece bunları yaparken “son kullanıcı” şapkamı taktığımı ve onların gözünden değerlendirme yaptığımı bilmenizi isterim.)

Linux Mint konusunda yalnız olmadığımı da gördüm. İnternet’te çok sayıda güncel forum yazısında ve bloglarda Linux Mint ile ilgili benzer yorumlara rastlamak olası. Linux Mint bir “Live CD” olarak indirilip doğrudan CD’ye yazılabiliyor. Bunu kurmak zorunda da değilsiniz. “Live CD” sürümünden çalıştırıp test etmeniz ve hatta diskinize kurmanız mümkün.

Kısaca şunu söyleyebilirim; tipik bir masaüstü kullanıcısı aradığı herşeyi elinin altında ve çalışır durumda bulacaktır Linux Mint ile. Üstelik paket yöneticisi kullanarak yüklenen her yazılım, paket yöneticisi tarafından düzenli olarak sürüm kontrolünde tutulduğu için kullanıcının işini inanılmaz ölçüde kolaylaştırıyor.

Linux sunucu dağıtımlarında pazarın genel eğilimi çok daha net. CentOS (Red Hat Enterprise Linux kaynak kodlarından derlenip geliştirilen bir dağıtım) giderek ağırlığını artırıyor. Neredeyse tüm profesyonel barındırma (“hosting”) şirketleri CentOS’u önerilen Linux dağıtımları arasında birinci sıraya koyuyor.

Genel amaçlı veya küçük kurumsal çözümler için dört kadar farklı sunucu dağıtımını test ettim. Kurumsal kullanıcının ihtiyaç duyabileceği stabilite gereksinimine en iyi yanıtı CentOS veriyor. Aslında bunun için Red Hat’i kutlamak lazım tabi.

Hem masaüstü hem de sunucu tarafında Linux pazar payını artırmaya devam ediyor ama rekabet de boş durmuyor! Kullanıcının nabzını son derece iyi tutan Microsoft, Windows 7 ile müthiş bir hamle yaptı ve Vista’nın olumsuz şöhretini bir çırpıda silip stabil ve hızlı bir işletim sistemi yazabileceğini gösterdi.

Hoşçakalın…

Bu yazımın orijinal BTdünyası‘nda yayınlanmıştır.

Pardus projesi üzerine

Pardus Linux projesinin Türkiye’deki en önemli özgür yazılım projesi olduğu şüphe götürmez.

Ancak projenin nereye doğru ilerlediğine dikkat etmek gerekiyor.

Kişisel fikrime göre Pardus projesi yanlış doğrultuda ilerliyor…

Pardus resmi web sitesindeki bilgiler çerçevesinde, Proje ekibinin kurumsal Pardus ve 64 bit Pardus sürümleri üzerine odaklandığı görülüyor.

Pardus için bir kurumsal pazarın varlığından söz etmek bugün ve yakın gelecekte pek mümkün görünmüyor bence.

Kurumsal kullanıcı, kullandığı işletim sisteminin ne olduğuna aldırmaz. İşini yapmaya bakar sadece. Eğer aynı işi daha stabil ve/veya ücretsiz bir platformda yapabilirse elbette onu tercih eder. Ama durum böyle değil…

Pardus’a (veya genel anlamda GNU/Linux’a) destek veren, bu platform üzerinde yazılım geliştiren kaç büyük yazılım şirketi var Türkiye’de ?

Ben size söyleyeyim; yok…

Tek başına Logo Yazılım Türkiye’deki pazarın yüzde 40’tan fazlasına hakim durumda ve Linux platformuna (hatta genel anlamda özgür yazılım altyapılarına) yönelik bir çalışmaları yok.

Pazarın durumu böyle iken, teknik proje ekibi Pardus 2010’a ve stabilite konusuna odaklanıp yoluna devam etmeli. Ekibin diğer bölümü ise yazılım şirketlerini Pardus ile birlikte çalışmaya teşvik edecek somut planlar üzerinde çalışmalıdır diye düşünüyorum.

2010 yılına giriyoruz ve Pardus 2010 henüz görünürde değil… Durum böyle iken kurumsal pardus gibi projelerle zaman kaybetmek anlamsız.

Bırakın kurumsal kullanıcıyı, ev kullanıcısının bile Pardus’u tercih etmesi için çok fazla gerekçe yok ortada. Hatta hiç yok.

Kendi yaşadığım örneği paylaşayım. TTnet’in pazarlamakta olduğu Vitamin eğitim paketine abone oldum çocuklar için ve maalesef Microsoft işletim sistemi üzerinde koşan Internet Explorer dışında Linux üzerinde çalışmadığını görerek hayal kırıklığı yaşadım.

Pardus’un bilgisayar üreticileri, satıcıları arasında yaygınlaşması için de bir çaba yok pek.

Sanal mağazamız EkoPC‘nin Pardus ön yüklü PC’ler üretmesi ve satması konusundaki iyi niyetli çabalarımızın Tübitak duvarına toslaması ile birlikte (merak edenlere hikayeyi anlatırım ayrıca) bu konuda bir gelişme olacağına da inancım kalmadı artık.

Herşeye rağmen Pardus projesini ayakta ve doğru yolda ilerlerken görmek beni mutlu edecek…

Hoşçakalın…