Asıl tehdit; Su nereye gidiyor?

Bu yazı su üzerine.

“Yetkili” merciler sürekli olarak bize suyumuzun azaldığını, suyu idareli kullanmamız gerektiğini söyleyip duruyorlar.

Öylesine bir baskı oluşturdular ki; insanlar evlerinde banyo yaparken “eyvah susuz kalacağız” diye tedirgin oluyorlar.

Hepimiz biliyoruz ki su döngüsü diye birşey var. Neymiş su döngüsü  Wikipedia’dan okuyalım:

Su döngüsü suyun okyanus ve denizlerden atmosfere, atmosferden yeryüzüne, ve yeniden deniz ve okyanuslara ulaşması şeklindeki genel turuna verilen isimdir. Evrenin korunumu yasası gibi, yeryüzündeki su kaynaklarının artmaz veya eksilmezliğini ifade eden bir terimdir ve bir başlangıç veya sonu yoktur.

Dolayısıyla; banyo yaparken, bulaşık yıkarken veya içerken kullandığımız suların “harcanması” gibi birşey söz konusu değil. Bu sular döngünün içerisindeki yerlerini alıyor. Aynı şekilde boşa aktığı söylenen akarsular aslında boşa filan akmıyor. Onlar hem dünyanın doğal klimaları hem de su döngüsünün sürdüğünü gösteren önemli belirtiler.

Gelelim asıl noktaya. Su nereye gidiyor?

“Yetkili”lerin halktan sürekli olarak gizledikleri, gözden kaçırdıkları gerçek şu; suyumuzun büyük bölümü, yine aynı yetkililerin “kalkınıyoruz” diye yutturdukları o devasa binaların, gökdelenlerin, duble yolların içinde!

1000 metrekarelik bir binaya ortalama 400 m3 beton harcanıyor. 1000 metrekarelik bir bina da gökdelen filan değil, 4-5 katlı mütevazi bir apartman gibi düşünün.

Kullanılan 400 m3 beton’un ortalama yüzde 15’i sudur. Yani 1000 m2’lük bir binanın sadece betonunda kullanılan su yaklaşık olarak 60,000 litredir!

Sıradan inşaatlar bu denli su tüketirken, çevremizde virüs gibi çoğalan alışveriş merkezi inşaatları ne durumda dersiniz? Bir AVM ortalama 200,000 m2 olabiliyor. Bu 80,000 m3 beton yani hapis durumda 12,000,000 litre (yazıyla onikimilyon) su demektir!

İnşaatlarda, yollarda kullanılan sular artık su döngüsünün bir parçası olmaktan çıkarlar. Yukarıdaki paragrafta koyu renkle işaretlediğim kısmı tekrar okuyun; su kaynakları artmıyor! Dolayısı ile döngüden çıkan her damla su tüm dünyadaki susuzluğu artırıyor!

Endüstriyel üretimde kullanılan sular? Her gün milyonlarcası tüketilen plastik şişe ve poşetlerin bünyesine giren ve döngüden çıkan sular? Bu konu çok daha derin…

Suyun bu denli hoyratça kullanılması, harcanması insanlardan gizlenirken sürekli kullanılan bir “kalkınma” lafı var. Kalkınma palavrası nedir? Plastik şişe sularına mahkum olmak, su üzerinden milyarlarca dolarlık cirolar yapan, suyu ticari bir mal olarak gören kartelleşmiş şirketlerin ekmeğine yağ sürmek midir? Demek öyleymiş…

Bu konu daha çook su kaldırır…

Atatürk’ün Büyük Nutuk’u ve Gençliğe Hitabesi

Atatürk Büyük Nutuk'u OkuyorMustafa Kemal Atatürk, 1927 yılında Dolmabahçe’de, yakın çevresinden vatanperver arkadaşları ile birlikte üzerinde tartışarak tamamladığı ve Türk’ün kurtuluş mücadelesini belgelere, tanıklıklara dayandırarak anlatan Büyük Nutuk’unu, Cumhuriyet Halk Partisi’nin, 1927 yılında 15-20 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirilen 2. Kurultayında tam 36 saat 33 dakikada okumuştur.

Nutuk’un hedefi; ulusal bağımsızlığın hangi koşullar altında, hangi zorluklar aşılarak kazanıldığını, bu uğurda verilen mücadelelerin ruhunu gelecek nesillere aktarmaktır. Her nedense okullarımızda, tarih diye okutulan kitaplar Nutuk’un kötü bir kopyası olabilmekten bile son derece uzaktır. Nutuk, okullarda zorunlu eğitim kitabı olmalı ve tüm öğrencilerin, belki bir, belki iki yıla yayılacak bir müfredat programı çerçevesinde Nutuk’un özünü, Vatanın ve bağımsızlığın değerini anlamaları, Atatürk’ün işaret ettiği tehlikeleri algılayabilmeleri sağlanmalıdır.

Tüm Büyük Nutuk’un bir özetini Atatürk’ün Gençliğe Hitabesinde bulmak olanaklıdır. Atatürk’ün Büyük Nutuk’u hazırlarken en çok heyecan duyduğu ve özen gösterdiği bölümün Gençliğe Hitabe olduğunu o tarihlere şahitlik etmiş olanlar bize aktarıyorlar. Gençliğe Hitabe’yi okurken bugün içerisinde bulunduğumuz koşulları da göz önünde bulundurursanız Atatürk’ün sadece o günü değil, çok daha ileriyi de gördüğünü hemen kavrayacaksınız.

not: Nutuk’un yanısıra, muhteşem Kurtuluş Savaşı’mızın gerçek yüzünü görmek istiyorsanız Turgut Özakman’ın “Şu Çılgın Türkler” romanını (roman sözcüğü aldatıcı olabilir, belgesel-roman demek daha doğru sanıyorum) mutlaka okuyun, yorumcuların dediği gibi “okutun”.

Büyük Nutuk’un tam metnine http://www.kho.edu.tr/atasayfa/buynutuk/ adresinden ulaşabilirsiniz

Aşağıda, Gençliğe Hitabenin -bence son derece önemli olan giriş kısmı dahil- orijinal metnini ve altında günümüz Türkçesi ile yazılmış halini bulabilirsiniz.

ATATÜRK’ÜN TÜRK GENÇLİĞİNE HİTABESİ
(Orijinal Metin)

TÜRK GENÇLİĞİNE BIRAKTIĞIM EMANET

Saygıdeğer Efendiler, sizi günlerce işgal eden uzun ve teferruatlı nutkum, nihayet geçmişe karışmış bir devrin hikâyesidir. Bunda milletim için ve gelecekteki evlâtlarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek bazı noktaları belirtebilmiş isem kendimi bahtiyar sayacağım.

Efendiler, bu nutkumla, millî varlığı sona ermiş sayılan büyük bir milletin, istiklâlini nasıl kazandığını, ilim ve tekniğin en son esaslarına dayanan millî ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım.

Bugün ulaştığımız sonuç, asırlardan beri çekilen millî felâketlerin yarattığı uyanıklığın eseri ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir.

Bu sonucu, ‘Türk gençliğine emanet ediyorum.

Ey Türk gençliği!

Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti’ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahilî ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet’i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

Ankara, 20 Ekim 1927

ATATÜRK’ÜN TÜRK GENÇLİĞİNE SESLENİŞİ
(Yeni Türkçe)

TÜRK GENÇLİĞİNE BIRAKTIĞIM EMANET

Saygıdeğer Beyler, günlerdir dinlediğiniz uzun ve detaylı söylevim, eninde sonunda geçmişe karışmış bir devrin öyküsüdür. Bunda halkım için ve gelecekteki çocuklarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek bazı noktaları belirtebilmişsem kendimi mutlu sayacağım.

Beyler, bu nutkumla, ulusal varlığı sona ermiş sayılan büyük bir halkın, bağımsızlığını nasıl kazandığını, bilim ve tekniğin en son ilkelerine dayanan ulusal ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım.

Bugün ulaştığımız sonuç, yüzyıllardan bu yana yaşanan ulusal felaketlerin yarattığı uyanıklığın eseri ve bu sevgili yurdun her köşesini sulayan kanların bedelidir.

Bu sonucu, Türk gençliğine emanet ediyorum.

Ey Türk Gençliği!

Birinci görevin; Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyetini, sonsuzluğa değin korumak ve savunmaktır.

Varlığının ve geleceğinin biricik temeli budur. Bu temel, senin en değerli hazinendir. Gelecekte dahi, yurt içinde ve dışında, seni bu hazineden yoksun kılmak isteyen kötücüller bulunacaktır. Bir gün, bağımsızlığını ve Cumhuriyetini savunmak zorunda kalırsan; göreve atılmak için, içinde bulunacağın durumun olanaklarını ve koşullarını düşünmeyeceksin! Bu olanaklar ve koşullar çok elverişsiz olabilir. Bağımsızlığına ve Cumhuriyetine kıymak isteyecek düşmanlar, bütün dünyada benzeri görülmedik bir zafer kazanmış olabilirler. Zorla ve hile ile sevgili yurdunun bütün kaleleri alınmış, bütün tersaneleri ele geçirilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve yurdun her köşesine düşman girmiş olabilir. Bütün bu koşullardan daha acıklı ve korkunç olmak üzere, yurdunda, iktidara sahip bulunanlar, aymazlık ve sapkınlık içinde olabilirler. Üstelik, hainlik de yapabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri, kendi çıkarlarını, yurduna girmiş olan düşmanların siyasal erekleriyle birleştirebilirler. Ulus, yoksulluk ve sıkıntı içinde harap ve bitkin düşmüş olabilir.

Ey Türk geleceğinin çocuğu!

İşte, bu ortam ve koşullar içinde bile görevin, Türk bağımsızlığını ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Bunun için gereken güç damarlarındaki asil kanda vardır!

Ankara, 20 Ekim 1927

Sadun Boro ve Amatör Denizciler Anıtı Açılışı

Büyük Türk Denizcisi Sadun Boro ve Mahir AŞutBugün ben ve çocuklarım açısından inanılmaz, tarihi bir gün oldu.

1965 – 1968 yılları arasında Necati Zincirkıran yönetimindeki Hürriyet Gazetesinin de  sponsorluğunda, 10.30 metrelik ahşap, çift direkli yelkenlisi Kısmet ile dünya turu yapan Sadun Boro ve eşi Oda Boro (kedileri Miço’yu da unutmamalı) ve  onlardan ilham alarak dünya turuna çıkmış Türk Amatör Denizcileri için Kalamış’ta bir anıtın açılışı yapıldı.

Anıt gerçekten çok güzel ve yeri de muhteşem. Anıtın yapımında en büyük desteği Betame adlı teknesiyle dünya turu yapmakta olan (teknesi halen Karayiplerde, kendisi açılış için uçağa atlayıp gelmiş) Mustafa Aksoy sağlamış. Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk’ün desteğini unutmamak lazım.

Sadun Boro; son derece mütevazi ve sevgi dolu bir denizci. Sadun Kaptan uzun süre ayakta kaldı. Sevenlerine imza dağıttı, fotoğraf çektirdi. Yorulmuştur diye kendisine verilen sandalyeye bile oturmadı.

Boro’nun yeğenine bu durumu aktardım. Aynen şunları söyledi; “Terbiyesi, bunca ayakta duran ve kendisine sevgi ile yaklaşan insan karşısında oturmasına müsade etmiyor…” Söylenecek kelime yok bunun üzerine…

Sadun Boro, Alman asıllı eşi Oda ile birlikte Okluk koyunda yaşıyor ve denizlerin temiz kalması, çevrenin korunması için aktif mücadelesini sürdürüyor.

Anıtın açılışından sonra düzenlenen kokteyle yüzyüze tanışma fırsatı buldum kendisiyle. Kendimi çok şanslı hissediyorum Türk Amatör Denizciliğinin duayeni ile tanıştığım için.

Denizciliğe yeni başlayan herkese büyük denizcinin Pupa Yelken kitabını okumalarını öneririm.

 

"Biz ne yaptık ?"

Uyandığında gerinmeye, nefes almaya çalıştı. Kırkbeş yıl kadar önce, yeni “milenyuma” girişin ilk yıllarında aynı şeyi yapmaya çalışır, genellikle rahatlar, bütün vücudunun enerjiyle dolduğunu hissederdi.

Şimdi öyle olmuyordu. Ciğerleri; sıcak, ağır ve pis kokan havayı kabul etmekte zorlanıyor, gereken oksijeni vücuduna dağıtmak istemiyordu sanki. Zaman zaman yataktan nefessiz kalmışcasına fırladığını da biliyordu.

Başağrısı ve sıkıntıyla doğruldu, pencereyi açmak için seğirtti -Aslında bir penceresi olduğu için şanslıydı. Yeni binaların neredeyse hiçbirinde açılabilir pencereler yoktu- Yıllardır yüzünü açıkça gösteremeyen Güneş, kurşuni gökyüzünde gizlenmiş ruhsuz ve solgun bir silüet çiziyordu.

Pencereyi açınca dışarıdaki havanın içeridekinden pek de farklı olmadığı gerçeği bir kez daha dumanlı bir esinti olarak suratına çarptı. Canı çok sıkkındı. Binanın su deposunun henüz dün doldurulmuş olduğunu hatırlayıp, “komşuları” kıymetli suyu tüketmeden önce birkaç damlayla da olsa yüzünü yıkamak için lavaboya yöneldi.

Bu kez şanslıydı. En azından su akıyordu. Son derece cılız sudan bir avuç aldı, yüzünü yıkadı. Ardından makineyle tıraş oldu. Sabah duşları veya ıslak tıraşlar tarihe karışalı otuz seneyi aşmıştı. Artık onbeşte bir yapılabilen duşun günü ise henüz gelmemişti.

İşe gitmek hiç içinden gelmiyordu ama mecburdu. Henüz yatmakta olan karısının huzursuz kıpırdanışları onun da uyanmak üzere olduğunu gösteriyordu. Karısının da yetişeceği bir işi, öğrencileri vardı. Usulca onu da uyandırdı. Aynı sabah huzursuzluğunu yaşayan kadın da eli başında zoraki bir “günaydın” dedi kocasına.

Çocukları yoktu ve olmayacaktı da. Kadının yaşı oldukça ileriydi. İlerleyen yaşlarına karşın her ikisi de bir on yıl daha çalışmak zorundaydılar. Dedelerinin kendilerine kıyasla çok daha erken yaşta emekli olduklarını; yaşamlarının kalan kısımlarını huzur içinde geçirecek, torunlarıyla, bahçeleriyle, hobileriyle ve denizle uğraşacak zamanı bulabildiklerini hatırlıyorlardı.

Deniz… Daha geçen yüzyıldan itibaren insan eliyle bozulmaya yüz tutan deniz yaşamı tarihe karışalı çok olmuştu. Balıkçılık diye birşey yoktu artık -çünkü balık yoktu. Sadece büyük deniz çiftlikleri ve buralarda yetişen genetik ürünü devasa endüstriyel balıklar kalmıştı geriye. Bir zamanlar Marmara’da minyatür örnekleri bulunan istavritlerin 40-50 kilo olanları, 700-800 kiloluk orkinoslar… Ayrıca deniz insanın düşmanı olmuş, buzulların iyiden iyiye tarihe karışmasıyla deniz seviyesi yükselmiş, azar azar, insanların kaçmasına fırsat vererek sahilleri yutmuştu.

Ayvalık, Altınoluk, Bodrum, Lara, Side, Semizkum, Yeşilköy, Güzelce, Bozcaada… ve daha birçok sahil kasabası, sahil semti ve ada tarihe karışmış, sayısız site ve ev terkedilerek denizin insafına bırakılmıştı. Belki bir zamanlar bu siteler, evler, garajlar ve iskeleler balıkların barınağı olup onlara yaşam alanı sağlayabilirdi ama şimdi onların da hiçbiri yoktu. Bunun yerine durgun suların içinden göğe doğru doğaüstü bir manzara çizen apartman blokları vardı. En görkemlileri ise eskiden Ataköy olarak bilinen ve artık Yenibosna sahili olarak adlandırılan bölgede yer alıyordu.

Adam, karısının ve kendisinin kahvesini hazırlamak için otomatın düğmesine bastı. Sessizce işini gören cihaz adamın yerleştirdiği iki metal bardağı doldurdu. Kullan at bardaklar birer tüketim çağı çılgınlığı olarak çoktan tarih olmuştu. Aynı makineden çıkan çamurumsu maya yiyecekleri de masanın üzerinde duruyordu. Fazla konuşmadan, masada gömülü bulunan holografik ekrandaki haberlere göz atıp kahvaltılarını ettiler.

Haberler hep aynıydı sanki. 450 milyon insanın doğrudan ve dolaylı etkilerle hayatını kaybetmesine yol açan kırk yıl önceki nükleer savaştan bu yana haberler bile tatsız, tekdüzeydi.

Kuzey Kore, ABD’nin 2009 Temmuz’undaki beklenmedik saldırısına hızlı bir karşılık vermiş, yıllar önce işbirlikçilerini kullanarak ABD’nin büyük eyalet merkezlerine yerleştirdiği nükleer bombaları ardı ardına patlatmıştı. Kuzey Kore ve “istemeden de olsa” Güney Kore ve Çin’in bir kısmı haritadan silinirken, ABD’nin kayıpları hepsinden büyük olmuştu.

Dünyayı yavaş yavaş kavuran, denizleri cansızlaştıran nükleer bombalar değildi. Aslında bunların etkisi, yıllar boyunca atmosfere salınarak sera etkisine yol açan gazların yanında son derece hafif kalıyordu. Bilim insanlarının küresel ısınma yakarışları, uyarıları birkaç radyo istasyonu ve internet sitesi dışında medya ilgisi görmemiş, göstermelik Kyoto protokolü bile ABD’nin tavrı nedeniyle rafa kaldırılmıştı. Eriyen buzullar daha çok güneş ışınının emilmesine ve atmosferin daha hızlı bozulmasına yol açmıştı.

ABD’de savaş sonrası başlayan ekonomik çöküntünün de etkisiyle dünyanın güç dengesi Avrupa lehine değişmiş, ancak onlar da süper güç olma imkanı bulamamışlardı. İklimin darbesini yiyen Avrupalı’ların birçoğu verimli kıyı bölgelerini terk edip önlem olarak geçen yıllarda sahiplendikleri yüksek topraklara, başka ülkelere sığınmışlardı. Bu süreç yaşanırken yine milyonlarca insan küresel ısınmanın doğrudan ve dolaylı etkileri sonucu çok erken yaşta hayatını kaybetmişti. Afrika’da ve Avustralya’daki kayıplar hayalgücünün dahi ötesindeydi.

Avrupa’da Hollandalıların inadı şaşırtıcıydı. Birçoğu, yıllar önce suya gömülmüş ülkelerini terk etmemek için ısrarlıydılar. Kuma çakılı kazıklar üzerinde yükselen Hollanda evlerinin yerini daha yüksek kazıklar üzerine yerleşmiş devasa siteler almıştı. Bu sitelerin herbiri yüzbinlerce insana ve iş merkezine barınak sağlıyordu. Dünyanın sayılı güzelliklerinden Norveç’in dantel kıyıları ortadan kaybolmuş, denize inen biçimsiz kayalıklar kalmıştı sadece.

Adam ve kadın, kahvaltılarını yapıp evden çıktıklarında saat 8:30’u göstermekteydi. Toplu taşıma dışında alternatifleri bulunmadığı için Pendik’ten Mecidiyeköy’e gitmek üzere, onlarca vagonun arka arkaya dizildiği tren ile otobüs arası, yetkililerin “Speedbus” adını vermekte ısrar ettikleri ancak vatandaşların kısaca Trenbüs dediği hibrid motorlu vasıtaya attılar kendilerini. Yollarda tek tük araçlar vardı.

Dünyanın sadece on yıllık petrol stoku kaldığı ve halen tamamıyla yerine geçecek bir alternatifi olmadığı için petrol üreticisi ülkeler dış satışlarını tamamıyla durdurmuş, etkinliğini yitiren ancak tüketim iştahını hiç kaybetmemiş olan ABD ise kendi petrolüne yönelmek zorunda kalmıştı.

OPEC, perdeyi kapatalı çok olmuştu. Piyasada hiçbir düzenleyici bulunmadığından ham petrolün varil fiyatı yüzlerce kat artmış, petrole dayalı endüstriler çökme durumuna gelmişti. Petrole olan talep tamamıyla ortadan kalkmamış ancak iyiden iyiye azalmıştı. Hidrojen pilleri son derece gelişmesine ve her alanda kullanılmasına karşın petrolün desteği yine de gerekliydi.

Yılankavi Trenbüs, kimi zaman raylarda, kimi zaman yolda, belirli noktalarda durarak artık üzeri ve altı köprülerle, tüp geçitlerle neredeyse kaplı olan, geçiş kontrolü uluslararası bir şirkete satılmış, bir zamanlar güzelliği ile ünlü “boğaz”ın altından geçip, Mecidiyeköye vardığında adam ve kadın vasıtadan indi. İşyerleri yakındı. Kadın, ilkokul öğretmeniydi ancak doğum oranlarının iyice düşmesi nedeniyle okutacak öğrenci bulmakta güçlük çekmekteydi.

Dünyanın yaşanmaz bir yer haline gelmesi değildi tek problem. İnsanlar, çocuk sahibi olmak isteseler de yedikleri genetik olarak değiştirilmiş besinler ve tarım alanlarının birer birer ortadan kalkması sonucu tüketmek zorunda kaldıkları mayalar, diğerleri gibi, sperm ve yumurta hücrelerinin de gelişimini, işlevini engellemekteydi. Tıbbi yardım almadan hamile kalabilmek imkansız olduğu gibi çoğu zaman doğum gerçekleşemeden cenin hayatını kaybediyordu.

Şanslı çiftler, belki bir belki iki çocuk sahibi olabilmekte, çocuklarını yaşatmak için olağanüstü çaba sarfetmek zorunda kalmaktaydılar. Çocuk felci, kızamık, menenjit gibi hastalıklar dünya üzerinden silinmiş olsa da genetiği değiştirilmiş ineklerin sütleri, neredeyse yapay denebilecek fabrikasyon tavuk yumurtaları, verimi birkaç katına çıkmış ancak toksik hale gelmeye başlamış buğday gibi temel bileşenlerle hazırlanan gıdalar besleyici olmaktan çok uzaktı.

Genetik devleri, tüm süreç boyunca boş durmamış, ülkelerin hükümetlerini birer birer etkileyerek veya onları satın alarak ülkelerde tarımı bitirmişlerdi. Artık onların sattıkları tohumların ürünleri dışında “doğal” denebilecek bir tek yiyecek bitkisi dahi kalmamıştı dünya üzerinde. Geçmiş nesillerin organik tarım deneyimlerini bugüne taşıyan sayılı birkaç uzmanın birer birer ortadan kalkması ile tüm toplum “süpermarket çiftçilerine” dönüşmüştü çoktan.

Direnişin son kalesi olarak görülen balkan ülkeleri de pes etmiş, birkaç yıl önce onlar da genetik tarıma geçmişlerdi. DNA’sı değiştirilmiş bitkilerin programlanmış genetik istilacılığı, doğal türleri de yok ediyor, onların yerini alıyordu. Bir tür özel ışımaya da sahip kılındıkları için uydular aracılığı ile hangi tarlanın hangi tür bitki ile kaplandığı izlenebiliyor, genetik şirketlerinin avukatları o tarlaların sahiplerinden “lisans” bedeli almak için hemen devreye giriyorlardı.

Hükümetlerin dev şirketlerin tekeline gireceği korkusu artık gereksizdi. Çünkü bu çoktan gerçekleşmiş, hükümet üyeleri, yakalarındaki şirket rozetlerini bile saklama gereği duymadan dolaşıyorlardı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin adı aynı kalmıştı kalmış olmasına ama seçilenlerin neredeyse tümü büyük şirketlerin temsilcileri haline gelmişti.

Türkiye, sonunda Avrupa birliğine alınmıştı. Halkın aşama aşama uyuşturulması, geçmişteki apolitizasyon stratejilerinin etkisiyle çok kolay olmuş, Kıbrıs’tan tamamıyla vazgeçilmiş, çoktan Rumlara terk edilmişti. Ayasofya bile artık bir kiliseydi. Türkiye’nin sınırları üzerinde oynanmış, bir kısmı federal bir devletin toprakları arasına katılmıştı. Dünyanın son ve en verimli petrol yataklarından birinin bu yeni federasyonun başkenti yakınlarında bulunması son derece “ilginçti”. Bu arada, Ermeni devletine de, kabul edilmek zorunda bırakılan sözde soykırım tazminatı nedeniyle büyük topraklar verilmişti.

Tüm bu gelişmeler öylesine gerekçeler, kararlar ve basiretsizlikler sonucu ortaya çıkmıştı ki, ne politik manevralarla etkisizleştirilen ordu, ne de milliyetçi, vatansever gruplar tepki gösterecek zamanı, ortamı bulamamıştı. Aslında bir tepki gösterilmesine dahi gerek duymamışlardı. Toplum genelinde Avrupa Birliği kutsal hedefti ve kazanılmıştı, gerisi sadece formaliteydi!

Nihayet okuluna, sınıfına varan kadının gözü her zamanki gibi utanç ve hüzünle yeni Türkiye haritasına kaydı. Haritanın ortasına resmedilen AB bayrağı, silahların yapamadığını yapmış olmakla gururlu, dalgalanır gibi göründü gözüne. Sınıftaki öğrencilerin birçoğu için bu harita basit bir gerçeklik, onun öncesi ise masaldı. Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu sınırlarının yakın geçmişte yaşayanlar tarafından bir “masal” olarak görülmesi gibi…

AB normları gereği, sınıfta ne bir Atatürk resmi, ne Onuncu Yıl Marşı, ne de Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi asılıydı. Bunlar son otuz-otuzbeş yıldır unutulmuş, bir kuşak bunları hiç duymadan yetişmişti. Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi gizli bir el tarafından yasaklı metinler kapsamına alınmış, tüm okul kitaplarından çıkarılmış, belleklerden kazınmıştı.

“Söylev”in kitapçılardaki son basılı kopyasına 2017 yılında rastlanmış, bu tarihten sonra arşivdeki kitaplar dışında ne yeni baskısı olmuş, ne de ulu orta okunabilmişti. Kurtuluş Savaşımız, AB’nin baskısı ile hazırlanan yeni kitaplarda bir avuç “teröristin” eylemlerine dönüştürülmüş, geçmişin silahlı, bugünün paralı mandacıları Türkiye tarihini baştan yazdırmışlardı.

Adam işyerine girdiğinde İngiliz sekreterlerden biri sertçe yüzüne bakarak müdürün kendisini beklediğini söyledi. Müdür Fransız’dı. Yıllar önce apar topar, ver gitsin mantığı ile bir kamu bankası iken özelleştirilen kurumun Krediler ve İstihbarat Müdürüydi. Bankayı ele geçiren İngiliz-Fransız konsorsiyumu, eski çalışanlarının büyük bölümünü AB’nin sağladığı serbest dolaşım olanakları sayesinde kendi vatandaşları ile değiştirmişti.

AB normları, işsizlik ödentilerini artırmış ancak işsizlerin sayısındaki patlamayı önleyememişti. Umutsuz ve bezgin çoğunluk arasındaki intihar vakaları sıradan adliye olayları olarak görülmekte, her gün onlarca kişi yaşamına son vermekteydi.

Müdürün odasına giren adam akıcı bir Fransızca konuşmaktaydı. Zaten bu sayede halen görevine devam edebilmekteydi. Müdür, kendilerinden kredi alan bir Türk işadamının kredisini geri ödemekte gecikmesine karşın hukuki sürecin neden hala devreye konmadığını sordu. Adam, işadamıyla görüşülüp, yeni bir ödeme planı üzerinde uzlaşılacağını söyledi.

Müdürün niyeti farklıydı tahmin edilebileceği gibi. Söz konusu firma üretim sektöründe var olmaya çalışan son Türk KOBİ’lerinden biri iken bankanın alımında fonksiyonel olan aracılardan biri firmayı bir Norveç-Danimarka konsorsiyumuna pazarlamayı hedeflemekte, bu amaçla Müdürden yardım istemekteydi.

Gelişmiş batılı ülkelerin büyük bir bölümü yıllar boyunca Türkiye’nin üreticiden çok tüketici bir toplum olması için çalışmış ve bunu başarmışlardı. “Sizin maliyetiniz yüksek” diyerek kapattırdıkları yan sanayileri, gelişmiş sanayi üretiminin nüveleri oldukları için temizlemişlerdi.

Devasa holdingler çoktan yabancıların olmuş, var olmaya çalışan kuruluşlar birer birer yabancı şirketlerin eline geçmişti. Avrupa’nın giderek yaşanmaz hale gelen iklimi nedeniyle Türkiye’ye göç eden Avrupalıların çoğunluğu bu kuruluşlardaki Türk çalışanların yerini almakta gecikmedi.

Müdür, borçlarını ödeyemeyen firma için hukuki sürecin derhal başlatılmasını istemişti. Hukuk sisteminin de özelleşmesi ve Fransızların kontrolüne girmesi nedeniyle bu sürecin bir-iki hafta içerisinde tamamlanarak şirketin kontrolünün ve tüm malvarlığının kısa sürede bankaya kalacağını -ummaktan da öte- biliyordu.

Firmanın hiçbir şansı, gidebileceği hiçbir yasal merci yoktu. Tahkim yasaları her Türk kuruluşu gibi onların da elini kolunu bağlıyordu. Geçmişte, Avrupa’daki yüksek mahkemelerin, Türklerden gelen başvuruları Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine sonlandırması birilerinin hoşuna gidiyordu ama bugün onlar bile şaşkınlık içindeydi.

Asıl amaçlar, gerçekler meydana çıktığında iş işten geçmişti çoktan. İnce ayarlamalar, düzenlemeler, manevralar sonucunda sadece Türkiye haritası değil, Türk hukuku da Türk insanını, Türk kuruluşlarını savunamayacak, yargılayamayacak bir noktaya getirilmişti. Türkiye, Avrupa’nın arka bahçesi olmuştu işte…

Adam burada çalışmak zorunda olduğuna bir kez daha lanet ederek masasının başına döndü. Holofon’dan aradığı firma yöneticisine durumu açıklayarak yapılacak en iyi şeyin hukuki süreci beklemeden firmayı tüm malvarlığı ile bedelsiz olarak bankaya devretmesi olacağını söyledi. Aksi takdirde hukuk mekanizmasının yaratacağı olağanüstü masrafları da üstlenmeleri gerekecekti…

Yöneticinin ağlamaklı gözlerle başını sallamasını izleyen adam gerekli dökümantasyonu Holofon üzerinden firmanın sistemine aktardı ve elektronik imzalı belgelerin kendisine ulaşması için firmaya birkaç saat zaman tanıdı.

Teknoloji gelişmiş, ancak teknolojinin klasik vaatlerinden olan “kolaylaşacak bir hayat” pek kalmamıştı. Küresel ısınma, yeşil bitki örtüsünü büyük ölçüde ortadan kaldırmış, özellikle Afrika kıtasını cehenneme çevirmişti. Bu kıtaya yapılan yardımlar tamamıyla sona erince pek bir insan ve hayvan izi de kalmamıştı zaten.

Aslanlar, Antiloplar, Timsahlar, Gergedanlar, Zürafalar ve bir zamanlar kıtaya yayılan tüm canlıların nesilleri çoktan tükenmiş, dinazorlarla birlikte okul kitaplarına girmişlerdi. Halen yaşayan bazı örnekler, üreme imkanları olmadan, sirklerde veya hayvanat bahçelerinde son günlerini sürdürmekteydi.

Teknoloji gelişmiş, İnternet tıpkı elektrik ve su gibi zorunlu bir gereksinim olmuş, tüm medyanın yerini almıştı. Kağıt tüketimi azalmış, ancak yeterince ağaç bulunamadığı için kağıt üretim imkanı da neredeyse kalmamıştı. Kitaplar da likit kristal parşömenlere “basılıyordu” artık.

Mesaisi biten adam hafif bir baş dönmesi ile işyerinin yüzyirminci katındaki ofisinden aşağı indiğinde hava sabahkinden farklı değildi. Kasvetli, son derece sıcak, nemli ve kurşuni bir gökyüzü. Karısının okuluna doğru yürüdü ve yolda karşılaştılar.

Trenbüs’e binmek için yüzlerce kişinin bekleştiği devasa durakta sıkıntıyla birbirlerine bakıyorlardı. Başlarını çevirdikleri, bir zamanlar mavi olduğunu dijital video kayıtlarını veya eski filmleri izlediklerinde hatırladıkları gökyüzü onlara adeta somurtmaktaydı.

Aynı anda dünyanın bir başka ucunda, bir zamanlar dünyayı çekip çeviren, şirketleri aracılığıyla hükümetleri ele geçiren, tüketim çılgınlığı ve doğal tahribatı karlılık uğruna yücelten tarikatvari oluşumlardan birinin, steril şartlar altında, tamamıyla dış dünyadan kopuk şekilde yaşamak zorunda olan doksan yaşındaki hasta başkanı, cam kubbeli tavanın altında başını kaldırmış şaşkınlık ve onlarca yılın ardından ilk kez göz pınarlarından süzülen birkaç damla gözyaşı eşliğinde hüzünle yukarı, aynı kurşuni göğe bakmaktaydı: “Biz ne yaptık…”

Robot’la bilek güreşi !

Robot'la Bilek Güreşi
Robot’la Bilek Güreşi

Merhabalar,

Geçenlerde televizyonda ve severek izlediğim bir bilgisayar dergisinde, eski bir tartışmanın alevlendirildiğini görünce artık daha fazla dayanamayıp aşağıda okuyacağınız yazıyı kaleme almak istedim.

Teknoloji’nin insanlık için tehdit olarak algılanması yeni bir olgu değil. Gerçekten de, belirli bir alandaki teknolojik gelişim dönem dönem, insan sağlığı, çalışanlar ve çevre açısından somut tehditler ortaya koyabiliyor ve bunlar gerçeklenebiliyor.

Yazının başlığını okuduğunuzda ne hissettiniz bilmiyorum ama; giderek gelişen Satranç yazılımlarının insan zekasını tehdit ettiği, insan zekasına meydan okuduğu yolundaki görüşlere karşı benim görüşlerimi son derece iyi ifade edeceğini düşünüyorum.

Endüstride kullanılan, gereğinde devasa bir kamyon şasesini bir üretim bandından alıp diğerine aktaran ve ardından ona kaynak yapan bir robot kol ile bilek güreşi yapabiliyor olsaydınız sanırım bunu denemezdiniz bile…

Herşey, Dünya Satranç Şampiyonlarından Kasparov’un 1997 yılında IBM’in Deep Blue Satranç sistemi karşısında yenilmesi ile başladı. Aslında bundan önce de bilgisayarlarla karşılıklı satranç oynanabiliyor ve sıradan oyuncuların, gelişmiş yazılımlar karşısında neredeyse hiç şansı bulunmuyordu.

Ancak Kasparov’un yenilgisi bir milat oldu ve bugüne dek geçen süre boyunca sayısız Büyük Usta’nın bilgisayarlar karşısında art arda hezimete uğraması tam bir medya malzemesi olarak “raflar”daki yerini aldı. Acaba bilgisayarlar insan zihnini, insan beynini alt edip onu kölesi mi yapacaktı !! Bu durumu biraz inceleyelim…

Bilgisayarları insanlar icat etti. Üstelik herşey bir gecede olmadı. Sayısız kuşaklar boyu, farklı kıtalardan, farklı ülkelerden insanların üst üste koyduğu düşünsel ve fiziksel bulgular bugün kullandığımız bilgisayarlara ulaşmamızı sağladı. Sadece bilgisayar alanında değil, bugün kullanageldiğimiz neredeyse herşey böyle gelişti.

Satranç oyununu da insanlar icat etti. -Tıpkı Internet gibi- savaş sanatına hizmet eden bir araç, bir simülatör olarak geliştirildi. Zaman içerisinde bir eğlence, vakit geçirme oyununa dönüştü ve birkaç on yıldan bu yana da skandalları, tanınmış isimleri ve meraklıları ile neredeyse bir endüstri halini aldı.

Satranç nasıl durduk yere ortaya çıkmadı, bir amaç doğrultusunda tasarlandı ise, bilgisayarlar da bir amaç doğrultusunda geliştirildi; Hatasız ve çok daha hızlı işlem yapmak. Amacı “işlem” yapmak olan bir “makine” söz konusu olunca, günümüzün en basit hesap makinesi bile işlem hızında bir insanı rahatlıkla alt edebilir.

(5876444×4393380)/(1441241^2) gibi aslında son derece basit bir işlemi hafızanızdan hatta kağıt kalem ile kaç dakikada yapabilirsiniz ? Yapmalı mısınız ? Aynı işlemi sıradan bir bilgisayar ile kaç dakikada yapar ve sonuç alırsınız ? Amaç sonuç almak ise böyle bir işlem için bilgisayar kullanmak tabii ki anlamlı. Böyle bir durumda, “Aman Allahım ! Bilgisayar benden daha hızlı işlem yapıyor!” diye hayıflanır mısınız ?

Hamle zenginliği ve oyun kurma zenginliği ne denli gelişmiş olursa olsun sonuç itibarıyla Satranç, sınırlı bir alanda, sınırlı sayıda figürle, kuralları şartlara göre değişmeyip çok sıkı belirlenmiş ve bu kurallara dikkatle uyularak oynanan bir oyun.

Yengiye ulaşan bir algoritma geliştirmek için gereken herşey var Satranç’ta ! uyulması gereken belirli kurallar, sınırları bilinen bir alan, hareket yetenekleri bilinen figürler…vesaire vesaire. E ortada malzeme olunca birileri de çorbayı yapıyor Satranç yazılımları meydana çıkıyor.

İyi bir algoritmayı, iyi bir programlama dilinde yazılıma dönüştürüp, bunu yüksek işlem gücüne sahip bir bilgisayar üzerinde koşturduğunuzda binlerce, milyonlarca hatta milyarlarca olasılığı bir çırpıda deneyip en uygun hamleleri yapan bir “Satranç Bilgisayarı” elde etmeniz de mucize değil.

İşlem yapmak, yani algoritma çözmek için tasarlanmış bir makineyi, algoritmik bir oyunda insanoğlunu alt ettiği için suçlamanın ve üstelik de bundan korkmanın anlamsızlığı kendiliğinden ortaya çıkmıyor mu ?

Bilgisayar, sıkıysa bizi tavlada yensin de görelim !

Hoşçakalın…

(Bu yazının aslı BTdünyası‘nda yayınlanmıştır. Fotoğraf, yazıya 9 Kasım 2015 tarihinde eklenmiştir)