John "Maddog" Hall ile bir söyleşi

Şirketlerin bilgi işlem yöneticileri misyon kritik sunucuları ve
masaüstü PC’leri için Linux’a bir adım mesafede duruyorlar. Evet,
yaklaştılar ancak halen cesaretleri yok. Çünkü diğer alternatiflerde
sahip olabildikleri destek ve eğitim olanaklarını
bulamayacaklarından çekiniyorlar -ki kısmen de haklılar.

Bir önceki CeBIT yazısında arada “kaynamasın” diye özellikle
değinmediğim ancak önemli bulduğum bir sohbete ilişkin detayları
sizlerle paylaşmak istedim.

“Open Source” standlarında dolaşırken Linux International’ın da
başkanlığını yürüten Linux Guru’su John “Maddog” Hall ile
karşılaştım ve bazı konulardaki düşüncelerini, önerilerini alma
fırsatı buldum.

Detaylarına girmeden önce CeBIT 2003’te Linux’un ne denli yaygın
olarak temsil edildiğine dair delilleri –görebildiğim veya
bilebildiğim kadarıyla- başlıklar halinde vermek istiyorum.

· NEC, standında Linux tabanlı bir süperbilgisayar sergiliyordu.

· AMD, 64 bit Opteron işlemcisini Linux için optimize etmiş, SuSE
Linux standında bir SAP uygulaması ile birlikte performansını
sergiliyordu (inceledim, muhteşemdi gerçekten).

· Giderek güçlenen ve Almanya’nın milli işletim sistemi haline gelen
SuSE Linux, Siemens Business Services ile işbirliği anlaşması
imzalamıştı.

· MP3 ve benzeri sayısal ses ve görüntüleme teknolojoilerinin
yaygınlaşması, plak ve kasetlerden sonra “Audio CD”leri de tarih
sayfalarına postalamak üzere görünüyor. Linux işletim sistemi ve
uygun “codec”lerin gömülü olduğu HI-FI cihazları geleceğin
görsel-işitsel dünyasında Linux’un söz sahibi olacağını
kanıtlıyordu.

· Gömülü Linux işletim sistemi ile teçhiz edilmiş sayısal kameralar
ve benzeri cihazlar Linux’ın esneklik ve taşınabilirliğini
sergiliyordu.

· Web yayıncılığı ve “tek kutuda internet” (Web+FTP+POP3+SMTP…)
alanında Linux’un tartışılmaz gücü ve üstünlüğü neredeyse bu
konularla ilgili her standda izlenebiliyordu.

Maddog, sevinerek CeBIT 2003’ün adeta bir Linux fuarına dönüştüğünü
anlatıyor. Her köşede Linux ve “Open Source” ile ilgili bir şeyler
bulmak mümkün diyor. Bu, uluslararası tekelin kırıldığının önemli
bir göstergesi Maddog’a göre.

Linux’un (aslında Açık Kaynak yazılımlarının demek lazım) dünyada,
sunucular pazarında edinmeye başladığı sağlam yere karşın masaüstü
pazarında hakettiği yere ne zaman ulaşacağını sorduğumda –iflas
sürecine girmiş olsa da- Mandrake’nin ciddi bir ilerleme kaydettiği
ve Mandrake iş dünyasından silinse bile yapılan geliştirmelerin
diğer Linux tedarikçileri, geliştiricileri tarafından
kullanılabileceğini vurguluyor Maddog. Tabi RedHat’ın ve SuSE’nin
çabalarının da altını çiziyoruz bu bağlamda.

Maddog, Linux’un kurumsal pazarda belirli bir kabul düzeyine
gelmesini, üniversitelerin ve bilişim sektörünün işbirliğine bağlı
görüyor. Yorumu aynen şöyle; “Sizlerin şirketlerinizin yöneticileri
Üniversitelerin üst düzeydeki yöneticileri ile temasa geçip Linux
konusunda bir uyanış yaratmalılar ve Linux bilen, kullanan bir
öğrenci neslinin yetişmesinde aracı olmalılar.”

Bazı işletim sistemi geliştiricilerinin ve donanım üreticilerinin
Türkiye’deki üniversitelerin bünyelerimde oluşturdukları “eğitim”(!)
merkezleri sadece belirli bir ürünü tanıyan ve yeni ürünlere
yeterince açık olamayan mühendisler, teknisyenler yetiştiriyor. Bu
kişiler, çalıştıkları kurumlar bünyesine de bu ürünleri taşıma
eğilimi gösteriyorlar. Maddog bunun da oldukça tehlikeli, tekelci
bir durum olduğunu teyit ediyor.

Linux’u Almanya’da milli işletim sistemi haline getiren ve Linux
camiasında da takdir edilen mantık silsilesi, düşünce yapısı son
derece incelemeye değer ve ilginç.

Kişisel bazdan yukarı doğru kurumlara ve devlet organlarına çıktıkça
güvenlik ve güvenilirlik gereksinimlerinin doğrusal olarak arttığı
aşikardır. Linux’u temel alıp milli bir işletim sistemi geliştirmek
hem bilgi güvenliğini garanti etmede, hem de borç olarak, neredeyse
dilenerek topladığımız dolarları götürüp Amerika’ya geri ödeme
zorunluluğundan bizi kurtarabilir.

Bence Türkiye’de Devletin bu konuya acilen el atması lazım (Bu iş
kar vs. oyunları ile ihmal edilemeyecek ve sadece özel sektöre
devredilemeyecek kadar). Mesela Tübitak bünyesinde oluşturulabilecek
10-12 kişilik bir teknik grubun Linux’a tüm detayları ile hakim
olması, herşeyi ile milli bir işletim sistemi oluşturulması ve
paralelinde özel sektörün de katılımı ile geliştirilmeye devam
edilmesi, destek ve yazılım geliştirme mekanizmalarının bu yolla
kurulması şirketlere ve devlet kurumlarına ciddi, kabul edilebilir
bir alternatif sunmayacak mıdır ?

Şirketlerin bilgi işlem yöneticileri misyon kritik sunucuları ve
masaüstü PC’leri için Linux’a bir adım mesafede duruyorlar. Evet,
yaklaştılar ancak halen cesaretleri yok. Çünkü diğer alternatiflerde
sahip olabildikleri destek ve eğitim olanaklarını
bulamayacaklarından çekiniyorlar -ki kısmen de haklılar. Ayrıca
yerli şirketlerin kendi geliştirdikleri yazılımları açık kaynak
ortamına aktarmaları için de aynı çekince sürüyor (Önemli bir vurgu;
Linux ortamına yazılım aktarmak, lisans bedelinden vazgeçmek
anlamına gelmiyor.)

Türk Devleti’nin böyle bir hamle yapması, tüm bir ekibin
çalıştırılması, eğitimi, takviye edilmesi, uluslararası katılımlar
dahil bu işe yatıracağı kaynak herhalde bir yılda azami 3 milyon ABD
dolarıdır (tabi bu işin tepesinde devasa bir bürokratik ekip
oluşturmamak kaydı ile).

Bu bedel, yurtdışına ödenen işletim sistemi lisans bedellerinin ve
beraberinde kullanılan bazı üretkenlik yazılım lisanslarının yanında
son derece komik rakamlardır. Sadece işletim sistemi değil, açık
kaynak kodlu iş yazılımlarının ve diğer yazılımların da aynı
paralelde Türkiye’ye kazandırılabileceği ve daha ötesi Türkiye’de
geliştirilebileceği düşüncesindeyim (bu konularda bir tartışma
başlatmak amacıyla, lütfen yandaş veya karşıt düşüncelerinizi bana
iletin.)

Sağlıcakla kalın…

(not: bu yazı CeBIT 2003 fuarı sırasında hazırlanmış ve şu an yayında olmayan Bilişim Cumhuriyeti internet sitesinde yayınlanmıştır. Yazının bir kopyasına http://listweb.bilkent.edu.tr/Linux/linux-sohbet/2003/May/0207.html adresinden erişilebilir.)

CeBIT [2003] üzerine gecikmiş bir yazı

Geçtiğimiz Mart ayının ortalarında [Hannover] CeBIT 2003’ü ziyaret etme fırsatı buldum. Evet farkındayım bir ay kadar geciktim yazmaya ama sanıyorum ilginizi çekecek yazdıklarım.

İstanbul’dan kalkan THY uçağımız geçmiş yıllara göre boş sayılabilirdi. Krizler ve işgal ortamında normaldi sanıyorum bunlar. Fuara genel katılım da düşüktü. Tabi düşük derken CeBIT ölçütlerini de göz önünde bulundurmak gerekiyor.

Katılımcı sayısı 1 milyondan 600 binlere inmişti. Bazı salonlar (“Halle”) tamamıyle boştu. Ancak CeBIT’te daima hissetiğimiz yenilik duygusu her köşeye sinmiş durumdaydı.

Birkaç noktadaki yorumlarımı sizlerle paylaşmak istiyorum. Eğer CeBIT 2003’te izlenen eğilimlere ve önemli başlıklara gözatmak isterseniz yazarlık ayrıcalığımı kullanarak edindiğim derli toplu bir raporu CeBIT 2003 adresinde bulabilirsiniz.

Fuar kesin olarak çekik gözlü insanların hakimiyeti altındaydı diyebilirim. Tayvan, Çin, Japonya, Hong-Kong ve diğer uzakdoğu, asya ülkelerinden şirketler yalnız taklit ürünlerle değil daha önce asla görmediğimiz farklı tasarımlarla “biz hep buradayız” diyorlardı sanki.

Fuarda neredeyse hiç eski, alışageldiğimiz CRT monitörlerden görmediğimi söyleyebilirim. Her yanda TFT’ler boy gösteriyordu. Fiyatları da aşağı yönde gidişi sürdürüyor. Herhalde bir-iki yıl içinde eski CRT üreticilerinin uyum sürecini tamamlamaları ile birlikte pazarda kesin hakimiyeti ele geçirirler.

Bu yeni bir olgu değil. Teknopolitiğin bir gereği sadece. Fiyatların belirli bir süreç içinde bilinçli biçimde -üretim maliyetlerine bağlı olmaksızın- manipüle edildiği tek alan monitörler de değil üstelik. Aynı şey bilgi teknolojileri (ve sağlık, ve diğerleri) ile ilgili her alanda yaşanıyor.

Birkaç yıl önce hakkında yazı yazdığım ve o zamanlar beş yıl içinde pazara çıkacak denilen Japon PTT’si NTT’nin DoCoMo servisleri hayata geçmiş ve iMode servisi Japonya’da 36 milyon aboneye ulaşmış durumda !

iMode bir mobil bilgisayar ile yapabileceğiniz neredeyse herşeyi küçük bir mobil telefonun renkli ekranına taşımış bulunuyor. Japonlar çok ilginç adamlar. Belki çok fazla teknolojik icat yapmıyorlar ama yapılanları alıp bambaşka kalıplara sokmayı çok iyi beceriyorlar.

36 milyon abone inanılmaz bir rakam. Daha da inanılmazı bu patlamanın sadece 3 yıl civarında bir süreçte gerçekleşmesi !

iMode temelde geniş alan CDMA teknolojisine dayalı. Son derece basit görünen bir altyapı desteği ve iMode içerik geliştiricilerine yönelik uygulanan anlaşılır ve sade bir gelir paylaşım modeli iMode’u 36 milyon aboneye taşımış durumda.

Bu servisler Avrupa’ya taşınmaya başladı. Sizi temin ederim; en az Japonlar kadar yenilik meraklısı olan milletimiz bu servisler Türkiye’ye geldiği takdirde kapışacaktır. Teknik olarak GSM üzerinden bu servisi vermenin (özellikle 1800 operatörleri açısından) bir zorluğu olduğunu sanmıyorum. Bu servisi Türkiye’ye ilk taşıyan bambaşka bir pazarın yaratıcısı olacağı gibi yazılım sektörümüz bambaşka fırsatları kucaklayacak.

Birkaç CeBIT ilginçliğini de başlıklarla vereyim:

· USB cihazları patlama göstermiş durumda. Neredeyse herşeyin USB sürümü mevcut. USB masa lambaları (Türkiye’ye de gelmiş bunlar), USB şarj cihazları, USB kameraların envai çeşitleri, USB bağlantılı mekanik robotlar, USB modemlerini filan saymaya gerek yok vs.vs.

· Evde ve ofiste CD kopyalamak için inanılmaz çeşitlikte cihazlar geliştirmişler. Bunlardan bir tanesi, ortalama bir yazıcı büyüklüğünde ve sıkı durum; hem CD kopyalama yapıyor, hem etiketini hazırlıyor ve hem de CD üzerine etiket yapıştırıyordu.

· Dijital kamera teknolojisi iyice çığrından çıkmış. Bellek teknolojilerindeki gelişme ve ucuzlamanın ve komponentlerdeki küçülmenin etkisi avuç içine sığan video kameralara dönüşmüş durumda. Özellikle Mustek ürünleri ilginçti incelemenizi öneririm.

· Cep telefonları yine fuara hakimdi. Avrupa şirketleri Siemens ve Nokia ile Amerikan Motorola yine geleceğin mobil cihazlarını sergiliyorlardı. Tekrar söylüyorum; Cep telefonu almak için acele etmeyin. Bir süre önce sizleri uyarmıştım, “GPRS geliyor, acele etmeyin” diye. Dikkate alanlar güzel yatırımlar yaptı. Şimdi tekrar uyarıyorum, renkli ekranlı, e-posta destekli ve çok ilginç cihazlar yolda. Fiyatları da makul seviyelerde olacak. Eğer çalışıyorsa, değiştirmeyin…

Biraz da Hannover hakkında…

Hannover’i uluslararası alanda başarılı bir fuar kenti yapan halk-belediye-hükümet-devlet zincirinin tek parça, tek vücut olması. Belediye ve halk aynı şeyler. Sanki bütün kent, bütün unsurları ile fuarın başarısı için çabalıyor. Bize evini açan 80 yaşındaki bayan Elizabeth, kahvaltıda domuz ürünleri sunmayacağının altını çiziyor ve bize inanılmaz bir konukseverlik gösteriyor. Neden? Bir dahaki yıl yine gelelim diye.

Ulaşımda en küçük bir problem yaşanmıyor. Fuar biletiniz size şehir sınırlarında “sınırsız” seyahat imkanı veriyor. Lokantalar CeBIT konuklarına özel geceler, eğlenceler sunuyor. Şehrin her yanı CeBIT afişleri ile donanıyor. Tüm Hannover fuarları böyle. İstanbul’u fuar kenti haline getirmek isteyen herkes Hannover’de birkaç ay yaşamalı ve o birlik havasını solumalı derim.

Bedavanın bedeli – 2: Dışa bağımlılığın bedeli

Sevgili okur, bir önceki yazımda, önemli olduğunu düşündüğüm bir konuya dikkatini çekmek istemiştim ki bu sabah (1 Ekim 2002) öğrendiğim bir gelişme beni maalesef ne kadar haklı olduğum konusunda paranoyak düşüncelere sevk etti.

Internet, içerik filan derken konu başka boyutlara kaymaya başladı ama yazmadan edemeyeceğim şeyler bunlar. Ola ki gözünüzden, kulağınızdan kaçmıştır –çünkü kaçırılması için herşey yapılıyor- bir de burada okuyun dedim.

Geçtiğimiz hafta sonu Şanlıurfa’da, değeri 5 milyon ABD dolarını bulan ve nükleer bomba yapımında kullanılabilen, 15 kilo (!) Uranyum ele geçirildiğini okudum (Hürriyet gazetesiydi sanıyorum).

Ve tabii şok oldum çünkü bu inanılmaz büyük bir miktar!

Ve ne oldu dersiniz? CNN hemen bu konunun üzerine sıçradı ve şuna benzer başlıklarla verdi bu haberi: “Türkiye’de, nükleer silah yapmak amacıyla Irak’a gönderilmeye hazırlanılan 15 kilo Uranyum ele geçirildi !”

Buraya kadar herşey normal görünüyor değil mi? Ama değil!

Buyrun haberin gerçeğine:

Uranyum hurda çıktı
‘Şanlıurfa’da 15 kilo uranyum’ haberi, ‘Şanlıurfa’da 15 kilo hurda’ya döndü… Madde uranyum değil çinko, demir, zirkonyum ve manganmış.

İKİ uyanık ellerindeki uranyumu satmaya kalktı. Jandarma operasyon düzenledi. 15.7 kiloluk bir kurşun muhafaza içinde 10 gram madde ele geçti. Anadolu Ajansı bunu haber yaptı. Dünya ‘Irak lideri Saddam’a atom bombası yapması için uranyum gidiyor’ diye ayağa kalktı. ABD Başkanı Bush’un uranyumla yakından ilgilendiği haberi bile çıktı. Ve, İstanbul’a getirilen madde Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi’nde incelendi. ÇNAEM Müdürü Dr. Güler Köksal, ‘Madde, kum şeklinde çinko, demir, zirkonyum ve mangandan oluşuyor. Kesinlikle radyoaktif ve tehlikeli değil… Hiç bir işe yaramaz’ dedi.(Star Gazetesi)

Bu haber bu sabah (1 Ekim) Show televizyonunda da yayınlandı. CNN tarafından 15 kilo (!) Uranyum olduğu söylenen madde 15 kilo filan değil, yalnızca birkaç gram ağırlığındaymış! Koruyucu kurşun kılıfın 14 küsür kiloluk ağırlığı da her nedense birkaç gram maddenin üzerine eklenivermiş! (Akşam gazetesinin 29 Eylül tarihli haberinde, ele geçirilen Uranyum’un (!) 10 gram olarak bildirildiğini de söyleyeyim bu arada.) Üstelik madde Uranyum bile değilmiş!

Amerikan toplumunun “saf” olduğu, ABD dışındaki dünyanın gerçeğinden bihaber yaşadığı ve liderlerinin sözlerine kolayca inanıverdiği hep bilinir, söylenir. CNN kalkıp Amerika’da, “Vay, Türkiye’de 15 kilo Uranyum ele geçirildi, Irak’a gönderilip silah yapılacaktı.” Diye haber yaparsa ortalama bir Amerikalının, “Vay adi Saddam vay ! Vurun gitsin!” şeklinde düşünmesi, Bush’a destek vermesi garip değil herhalde?

Üstelik CNN’in, ABD hükümetinin resmi bir yayın organı, propaganda aracı gibi hareket etmekte olduğu da aşikar. Yıllardır bunu kanıtlayabilmek için ellerinden geleni yaptılar ve yapmaya da devam ediyorlar!

Ammaa…beni asıl ilgilendiren ve düşündüren, sizleri de düşündürmesi gereken bu değil.

Biliyorsunuz CNN, Türkiye’de de büyük bir medya grubumuzla ortak faaliyet gösteriyor. Her nedense bu grubun gazeteleri ve televizyonları, Uranyum’un, gerçek Uranyum olmadığı haberini atlayıverdiler, muhtemelen atlamak zorunda kaldılar!

Arkadaşlar, bu çok üzücü ve dikkate alınması gereken bir durumdur. Önceki yazımı okumadıysanız lütfen şimdi okuyun ve sonra tam bu noktadan bu yazıyı okumaya devam edin. İşaret ettiğim tehlikenin yeni bir örneğini yaşamış olduğumuzu göreceksiniz.

Özetle; Şanlıurfa’da 15 kilo (!) Uranyum (!) ele geçirildi, CNN yeterli veri toplamadan bunu bütün dünyaya, “Irak’a nükleer silah yapmak üzere gönderilecek olan 15 kilo Uranyum ele geçirildi” diye bildirdi (yani haberin üstüne sazan misali atladı). Peşinden, Uranyum’un (!) incelenmek üzere gönderildiği Çekmece Nükleer Araştırma Enstitüsünden bunun Uranyum olmadığı, işe yaramaz bir toz karışımı olduğu bildirildi (Yakalanan uyanıklar bunu Uranyum niyetine birilerine satmaya çalışacaklardı herhalde.)

Ancak ben CNN’de veya onun Türkiye’deki “ortak”larında bu konuda herhangi bir düzeltme haberi görmedim. Ki bunlar Türkiye’nin en çok okunan gazeteleri ve en çok izlenen TV kanalları. Muhtemelen Türk insanı ve dünyanın büyük bir bölümü için hala ortada 15 kilo Uranyum ve Irak hakkında derin şüpheler mevcut?

Günümüzde bir ülkeyi ele geçirmenin en kolay yolu nedir sizce ? Hükümetini, Medyasını, bankalarını ele geçirirseniz işin büyük bölümünü tamamlamış olursunuz sanıyorum (yanılıyorsam söyleyin lütfen).

Hükümeti ele geçirmek en kolayı oldu. Hükümetimiz, IMF’nin, Dünya Bankası’nın verdiği borçları, kredileri aman deyip homini gırtlak yutmadı mı? Bugün tatlı tatlı yenenlerin acısı yarın Türk milletinden (senden, benden !) çıkmayacak mı? Geleceğimizi, bağımsızlığımızı, Atatürk Türkiye’sini ABD’ye ipotek etmiş olmadık mı? Sadece bugünkü hükümet değil, bir-iki parti dışında seçimlerin ardından başa geçecek olanlar da söz birliği etmişçesine IMF’ye bağlılıklarını sunuyorlar, poliçenin altına imzalarını atıyorlar.

Öte yandan, ulusal bankalar, türlü bahanelerle el konarak yabancı gruplara (özellikle ABD’lilere) satılıyor. Bankaları ele geçirerek para trafiğini yönetmeye başlarsınız. İstediğinize verir, istediğinize vermezsiniz. Bu durumun tehlikeleri bambaşka bir yazının konusu olabilir, neyse ki hala bazı onurlu aydın ekonomistler ellerinden geldiğince bunları seslendirmeye çalışıyorlar.

Ya Medya? Basın yayını ele geçirerek gündemi, haberleri dilediğiniz gibi, çıkarlarınız elverdiği doğrultuda, utanmadan, arlanmadan çarpıtabilir, üstelik size karşı çıkanları, arkanızdaki “düzen”in verdiği güçle kolayca ezip sindirebilirsiniz veya belki daha da tehlikelisi bazı haberleri, kişileri, gelişmeleri görmezden gelebilir, aforoz uygulayabilirsiniz.

Medya artık ufak ufak filan değil, büyük adımlarla dış güçlerin eline geçiyor. Kanal E, başına bir CNBC koyuyor oluyor sana CNBC “güdümlü” E! Haberciliğini beğendiğimiz NTV bir web sitesi yapıyor, oluyor sana NTV-MicroSoft-NBC! Öte yanda, eskinin dürüst bildiğimiz, güçlü araştırmacı habercileri birer birer yabancı güçlerin güdümündeki “haber” kanallarının “elemanları” oluveriyorlar.

Ya bi dakka! Biz burda bilgisayar, internet yazıları filan yazmayacak mıydık? neyse, bir dahaki sefere…

Görüşmek üzere,

(Bu yazının aslı yayın hayatına son vermiş bulunan Bilişim Cumhuriyeti’nde yayınlanmıştır.)

Bedavanın bedeli

Uzunca bir süre önce, başka yazılarımda değindiğim ve diğer yazar arkadaşlarımın da zaman zaman altını çizdiği – bence önemli – bir konuyu biraz deşmek istiyorum.

“Internet’te içeriğe para ödediniz mi ?” veya “Internet’te içeriğe para öder misiniz ?” konulu anketlere bir göz attığınızda, içeriğe, yani yazıya, çiziye, analize, yoruma ve saire yaratıma para ödeyebileceğini veya ödediğini söyleyenlerin oranının yüzde onu geçmediğini görüyorsunuz.

Ne büyük bir keyfiyet değil mi ? Şöyle bir anket yapılsa sonuç ne olurdu sizce ? “Bu güne kadar parayla gazete okudunuz mu ?” Belki gazeteciler ve gazete çalışanlarının yakınları dışında büyük çoğunluk “evet” derdi herhalde bu soruya. Çünkü gazete bilmem kaçıncı sınıf da olsa “kağıt” üzerine basılır, pahalı dağıtıcılar tarafından dağıtılır ve bunların da bir bedeli vardır (Seka’dan bir top kağıdı parasız istemeyi veya dağıtıcı şirketlere ufacık bir el ilanı dağıttırmayı deneyin ?)

Diğer yanda, Internet üzerindeki içerik bizim ekranımızdaki fosforları kullanır dolayısı ile ücretsiz olması normaldir, değil mi?

Sokakta çevirip soracağımız her mantıklı insan satın aldığı gazeteyi kağıdı için değil yazıları, haberleri için aldığını söyleyecektir ve bu sanıyorum doğrudur. Birçok kişi okunmuş gazete kağıtlarını bir an önce evden atabilmek için kapıya koyar (birileri bunları alıp ekonomiye kazandırır, o ayrı konu). Yani sonuçta gazete, “kağıdı” için satın alınmaz.

Gelelim Internet’e. Klişeleşmiş deyişle, Internet üzerindeki içeriğe evinizdeki, işyerinizdeki bilgisayarınız üzerinden kolayca erişebilir ve ondan yararlanabilirsiniz. Üstelik okuduğunuz içeriği taşıyan ortamı başınızdan savmak için çaba da harcamazsınız. Ama buna rağmen anketler diyor ki; yüzde 90 Internet kullanıcısı Internet üzerindeki içeriğe para ödemeyi “gereksiz” buluyor.

Asıl gelmek istediğim noktaya doğru yaklaşırken bir senaryo üzerinde düşünmenizi istiyorum. Peki tamam, sizin istediğiniz gibi, Internet üzerindeki içerik bedava olsun. Serbestçe okunsun, dağıtılsın, kopyalansın…

Peki içerik nedir? Belki araştırmaya, çalışmaya, belki gözleme, belki yoruma dayalı yazılar, çizimler, fotoğraflar ve hatta bunların tümüdür. Bu içeriği ve içeriği taşıyan Web sitelerini insanlar üretir. Onlar da yemek yer, uyur, nefes alır, otobüse, arabaya biner, çocuk yetiştirir ve belki de okula giderler.

Bir kişi veya grup, abonelik ücreti veya reklam geliri gibi karşılıklar al(a)madan içerik üretmeye, nasıl dayanabilir sizce ?

Ben iki temel ve gerçekçi yol görüyorum;

1) Kişisel meraklar ve idealler uğruna kişisel kazançlardan harcanan paralar ve gönüllü katılımlar.
2) Bir veya daha fazla grubun belirli orta-uzun vadeli hedefler doğrultusunda sağladığı finansman.

İkinci grupta yer alan içerik üretimi konusunda kaygılarım var. Genellikle bu tür içeriğin yer aldığı Web sitelerinin tanıtımı ve reklamı maddi sorunlardan ve rasyonel kar/zarar kaygılarından uzak, daha kolay ve yoğun biçimde yapılabiliyor, haliyle kullanıcı sayıları da ona göre fazla oluyor.

Böyle sitelerin kolayca propaganda ve tek yönlü reklam aracı haline dönüşmesi işten bile değil –ki birçoğu bu amaçla kuruluyor. Büyük grupların güdümünde Finansal danışmanlık hizmeti veren sitelerin grup şirketlerinden bağımsız olduğunu ve sürekli olarak bağımsız yol gösterdiğini savunmak mümkün olabilir mi ?

Aynı şekilde bazı haber sitelerinin, güdümünde oldukları gruplardan ne ölçüde bağımsız oldukları tartışılabilir bir konudur. Grup çıkarları doğrultusunda haber manipülasyonu yapılmadığı veya asla yapılmayacağı iddia edilebilir mi ? Örnekleri görülmemiş midir ?

Bunun da bir adım ötesinde, hedefiniz doğrultusunda, belki belirli ideolojilerin yaygınlaştırılması doğrultusunda bir dizi Web sitesini içerik yönünden besleyebilir ve finanse edebilirsiniz.

Bu sorunlar yalnızca Internet üzerindeki içerik için geçerli değil. İçerik kağıda da basılsa, TV’de de yayınlansa, yayınlayanın niyetini yansıtacaktır. Ancak Internet üzerinde anlık güncellemeler yoluyla daha etkili olmak, bir anda daha çok kişiye ulaşmak mümkündür ve en azından kağıt ve dağıtım masrafı yoktur.

TV propaganda ve manipülasyon aracı olarak tümünden çok daha etkilidir ve söylediğim doğrultuda zaten bir silah gibi kullanılmaktadır (bir dönem Doğan ve Uzan grupları arasında yaşanan çarpışmayı ve halen Uzan grubu yayınlarında süren propagandayı hatırlayın.)

Bağımsız olan ve bağımsız kalmasını istediğimiz, gönüllü katılımlarla ayakta durmaya çalışan içerik sitelerine, haber sitelerine ve hatta Internet dışında bağımsız içerik üretenlere karşı duyarlı olmamız; ne bileyim reklam vermemiz, abone olmamız, okuduğumuzu göstermemiz yani manevi desteğimiz bizlerin haber alma özgürlüğünü güvence altına alan en önemli unsur olacaktır. Basılı medyada bir örnek vermek gerekse, yüksek fiyatına karşın on binlerce adet basılıp satılan Leman dergisi mizah işlevinin yanında son derece güçlü bir siyasi söylemi, duruşu ve muhalefeti yansıtmıyor mu? Bunu da okuyucusunun kendisine aktardığı güce dayanarak yapabiliyor.

Bedavanın bedeli bazen gerçek ve doğru bilgi olabilir dikkat…

Görüşmek üzere….

Sanal gerçeklik veya gerçeklikten kaçış

Merhaba, biliyorum bu günlerde kötü haberlere alıştık. Hadi bir tane de benden olsun. Uzun süreyle bilgisayar oyunu oynamak zihinsel aktiviteyi yavaşlatıyormuş! Bir Japon araştırmacı, Profesör Akio Mori’nin yaptığı çalışmanın en çarpıcı sonucu bu değil. Aman dikkat, kaybedilen zihinsel aktivite gücü geri gelmiyormuş ! Yıllardır büyüklerimiz söylerdi de inanmazdık, “Oğlum bırak şu oyunu artık, salak olacaksın.” diye. Bak elin Japon’u araştırdı ve ispatladı, buyurun…http://mdn.mainichi.co.jp/news/20020708p2a00m0fp013001c.html  adresinden detaylara ulaşabilirsiniz.

Geçenlerde bir arkadaşımla tartışıyorduk. Kendisi şu klasik FRP oyunlarının hastası. Bu oyunların bir kısmında –programcının belirlediği çerçeveyi aş(a)madan- kendi dünyanızı yaratıyor ve bir güzel yönetiyorsunuz, savaşlar yapıyorsunuz. Adam sabahlara kadar oyun oynuyormuş. Onda bazı sendromlara rastlamadım değil, neyse detaylara girmeyeyim, yazıyı o da okuyacak ayıp olur 😉

Sanal gerçekliğin ilginç bir yanı var. Kişinin fiziksel çevre ve fizik kanunları ile sınırlı dünyasından uzaklaşıp kendi hayal dünyasına sığınması psikologların muhtemelen uzun yıllardır meşgul olduğu bir konu. Herhalde bir sürü sapkın tarikat da bazı “guruların” oluşturduğu bu sanal dünyaların etrafında hayat bulmuştur. Yani bugün elektronik oyuncaklar ile özdeşleştirdiğimiz “Sanal Gerçeklik”, aslında eski eğilimlerin başka bir kanala akıtılmasından öte bir yenilik değil gibi.

Elektronik anlamda sanal gerçeklik ortamı, fiziksel gerçekliğin verdiği hislere yaklaşabildiği oranda başarılı oluyor. Önceleri minnacık yeşil, siyahbeyaz veya kırmızı ekranlarda, iki çizgi ve kare biçiminde bir topla tenis oynayarak, “Tenis” gerçekliğini yaşamaya çalışır ve pek de başarılı olamazdık. Sonra tenis, golf, futbol ve benzeri sanal spor oyunları acayip gelişti ve neredeyse gerçeklerinin simülasyonlarına dönüştü. Büyük bir şirketin genel müdürünün odasında –ki oda sanıyorum bir basketbol sahasından iki kat filan büyüktü- gördüğüm elektronik golf simülasyonu (kare biçiminde, dört yanı kapalı sadece bir yanı açık koskoca bir oda, yerde bir top ve karşıda topa vuruluş açısına, hızına vs. göre topun gittiği yeri gösteren, gölleri, ağaçları ile sanal bir golf sahası ekranı !) dumurun ötesine taşımaya yetmişti biz ziyaretçileri.

Fiziksel gerçeklerden, sanal gerçeklere geçişte bozulan sadece beyin olmasa gerek. Ekran başında beş saat boyunca “futbol” oynayan adamlar tanıyorum. Anlamı nedir bunun? Vücudunuza ne gibi bir yararı var? HİÇ ! Ama sonuçta tüm hazzın nihayetlendiği merkez beyin. Ekranda gol atınca beyinde bir haz duygusu oluşuyor mutlaka. Ama başka? Yok…Bir de dövüş oyunları var. Veya Quake gibi veya Counterstrike gibi bir sürü düşmanı türlü türlü silahlarınızla öldürdüğünüz acayip şiddet dolu oyunlar. Bunları oyun olduğunu bilerek oynadığınızda geçici bir keyif alabilirsiniz ama öte yandan bu sanal katliam oyunlarının etkisiyle Almanya’da ve ABD’de, okullarda, kiliselerde yaşanmış gerçek dehşet haberlerini ibretle, dehşetle izlemişsinizdir?

Tüm bu yazdıklarımla gelmek istediğim noktanın sonunda şu sorunun cevabı bulmayı umuyorum; Neden? Gerçeklikten kaçma, ciddi bir psikolojik sorun olarak ele alınıp incelenen ve tedavi edilmesi gereken bir konu olduğu halde, neden sanal gerçekliği daha gerçek kılmak için her gün yeni teknikler geliştiriliyor ve neden insanların içindeki “kaçış” dürtüsü harekete geçiriliyor? Ve neden insanlar “gerçek” gerçeklik yerine sanal olanına sığınıyor. Acaba birşeylerden mi kaçıyoruz?

Etrafımıza bakalım. Yaşadığımız veya en azından vatandaşı olduğumuz ülkemizin durumuna bakalım (siyasal bir tahlile girecek değilim, anlamam, o işin ustaları var onları okuyun. Ben sadece görünenleri yazıyorum). Bir tanecik ABD doları, birmilyonyediyüzbilmemkaçbin Türk Lirasına bedel olmuş. Türk şirketlerinin, Türk sermayesinin kalesi olan İMKB borsamız yerle bir…Türk şirketleri artık para etmiyor. Türkiye’nin en sağlam bankaları haydi yallah güme gidiyor. IMF buna gülüyor, eğleniyor ve nedense pek bir seviniyor. Bir koltuk sevdası, başbakanlık inadı uğruna partiler dağılıyor, hükümet sallanıyor, acımasız ve insafsız zamlar hepimizin canını acıtıyor, milli takımın yarattığı morfin etkisi kayboldukça ‘aaa..benzin birbuçukmilyon olmuş !’ gibi şaşkın feryatlar duyulmaya başlıyor. Yani durum pek parlak değil anlayacağınız. Gerçeklerden kaçmak için çoook nedenimiz var…

Dünya genelinde de durum pek parlak değil sanıyorum. Diğer uçtan bakıldığında, tatminsizlik ölçüsüne varan aşırı toplumsal refah ve disiplinin bir arada olduğu toplumların gençleri, sıkıştırılmış ve en ince detayına kadar tasarlanarak sürprizlere, “gerçek hayata” yer bırakılmamış yaşantılarında bir cendere içerisinde hissediyorlar kendilerini muhtemelen ve belli ki kaçış yolları arıyorlar.

Belki birçok kişi için bir kaçış, sığınılacak bir liman video oyunları. Orada kral olursunuz, veya isterseniz köle olursunuz. Bir gün Schumacher ile yarışırken ertesi gün izbe bir bodrumda katliam silahlarınızı ateşliyor olabilirsiniz. Kaçış ille de sanal gerçeklik oyunları ile olmayacak tabi. Alkol, veya uyuşturucu da pekala bu işi görebiliyor. Tek fark bunların yarattığı fiziksel zararların daha kolay görülebilir ve çocuklara, hatta bazılarının büyüklere de yasak olması. Ama video oyunları, çocuklara yasak olmadığı gibi her baba hevesle bir tane almaya çalışıyor (şimdiki çocuklar video oyunlarına pileysteyşın diyorlar, bizler eskiden bunların tümüne atari derdik, devir değişti 😉

Gerçeklerden uzaklaşma yolu olarak doğa ile bütünleşmek, bir hobi sahibi olmak veya gerçek bir spor ile ilgilenmek daha mantıklı görünüyor. Çocukları bu tür aktivitelere yönlendirmek sanki daha iyi. Kişisel olarak video oyunlarının bir dereceye kadar yararlı olduğunu savunabilirim. El-göz koordinasyonunun gelişimine katkısı olduğunu biliyorum. Ancak ileri düzeyde, takıntı haline gelmiş derecesinin yaratacağı olumsuzluklardan şüphem vardı, ki doğrulandı. Dereceyi iyi ayarlamak önemli…

Bizleri sanal dünyalara itenlere dikkat edelim. Gerçekliklerin neresinde durduğumuzun farkına varalım ve başkalarının bizi oturtmaya çalıştığı gerçekliğin değil, çevremizin, hayatın birer parçası olalım, gücümüz yettiğince onu şekillendirmeye çalışalım derim. Bundan ötesi “meşaz”a girer, yeter…

İyi tatiller…

(Bu yazının aslı yayın hayatına son vermiş bulunan Bilişim Cumhuriyeti’nde yayınlanmıştır.)

Arka Dünya

Belirli bir “Dünya düzeni”nin dayatmasını üzerinizde hissettiğiniz oluyor mu zaman zaman? Teknokratlar tarafından uyutuluyor muyuz? Ya politikacılar? Kuklacıların iplerinde oynayan birer suret olduklarını düşündüğünüz oluyor mu hiç?

Hadi bir başka dala atlayalım; Günümüz insanlarının belirli beslenme ve yaşam kurallarına uyarak rahatlıkla yüzelli yıl yaşayabileceklerini duymuş muydunuz? Teknolojiden ve “modern besinlerden” uzak yaşayan insanların 100 yıllık bir yaşam süresi sonunda bile sapasağlam ayakta oldukları yerleri, köyleri biliyor musunuz? Ancak modern toplumlarda nüfusu kontrol altında tutmak zorundasınız. Kurulan “sistem”in yaşaması buna bağlıdır. 150 yıl yaşanılan modern bir dünyada sosyal güvenlik ve sigorta sistemleri bir anda çöker!

Sigorta şirketleri, emeklilik fonları dünyanın en büyük maddi güçlerini ellerinde bulunduran oluşumlardır ve yaşamın kendileri tarafından öngörülen sınırlar dışında uzatılmasına şiddetle (ve gizli eylemleriyle) karşı çıkacaklardır. İnsanlar birer istatistik veridir. Filanca ülkede ortalama yaşam süresi şu kadar yıldır. Tamam. Ömrünüz biçilmiştir!

Rotayı değiştirelim; Türkiye’nin meşhur Bor tuzu madenleri konusu. Bu konu hakkındaki gerçekleri “sistem” medyasında, “düzen” gazetelerinde bulmanız mümkün değildir. Üzerimizde oynanan oyunları komplo teorileri çerçevesinde değerlendirmek ve çıplak gerçekleri görmezden gelmek ancak bir çeşit kaçıştır.

Dün akşam ya da bu sabah (6 Haziran), “şovmen” bir TV kanalındaki bir habere takıldım. Ekranın sol yarısında iki tane sevimli Yunus balığı ve bunlarla oyun oynayan “Almanca” konuşan ve “Alman” gibi görünen bakıcılarının görüntüleri vardı. Ekranın sağ yanında ise birkaç tane yarı çıplak kadının tangalı, bikinili görüntüleri.

Birbiri ile tamamıyla alakasız bu görüntüler ekranda oynarken spiker arka planda haberi okuyor. İngiltere’de bir akvaryumda bulunan bir erkek Yunus balığı, havuza giren kadınlara sarkıntılık yapıyormuş! Konuyu ballandıra ballandıra, yaya yaya beş dakikadan fazla anlatan spiker bir ara bu erkek Yunus balığının kadınlara tecavüz etmeye çalıştığını söylüyor!! Varın yaşadığım dumuru siz düşünün!!! Ekrandaki görüntüler ise hep aynı; sol yarıdaki filimde sevimli yunuslar, sağ yarıdaki filimde çıplak kadınlar.

Nedir bu sizce ?? Bu “haber” hergün gördüklerimizde çok da farklı değil. Vıcık vıcık, iğrenç, düzmece ve abuk sabuk! Hangi amaca hizmet eder? En iyi niyetli düşünceyle böyle bir haberi uyduranın amacı sabah sabah çıplak kadın göstermek olabilir. İnanılmaz!

Evet, Bor madenlerinden nerelere geldik. Tekrar konuya dönelim. Gerçek; Bor tuzu, diğer kullanım alanlarının yanısıra benzin yerine alternatif yakıt üretmekte kullanılabilecek çok çok değerli ve Türkiye’de bol miktarda bulunan bir maden. Gerçek; Bu konuda resmi kanallarda hiç bir hareket yok, medya’da dal kıpırdamıyor! Neden? Düşünün lütfen…

Ya Internet? Biliyorsunuz son günlerde yeni RTÜK yasası ve bu yasanın Internet ile alakalı ipe sapa gelmez maddeleri tartışılıyor, kendini bilen, aklı başında herkes isyan halinde itiraz ediyor! TBMM üyeleri kulaklarını tıkamış, bu yasayı onayladılar.

Yasa ne getiriyor? Medya patronlarının devlet ihalelerine girmesinin yolunu açıyor (hadi yaşadın Volkan ;)), küçük, özgür medya’nın ise geleceğini karartıyor. Sorarım size; hangi büyük medya kuruluşu bu yasaya itiraz edebilir? Hangisinin radyosundan, televizyonundan, gazetesinden ve Internet sitesinden yasa aleyhine bir sözcük duydunuz? Belki Internet ile ilgili konularda evet ama şu ihale konularında Asla!

Kovulmayı ve belki de bir daha asla “büyük” medya’da iş bulamamayı göze almadan, hangi cesur köşe yazarı köşesine “Yeni RTÜK Yasasına Karşıyım” logosunu vurabilir? Hatırlatırım size; bir zamanlar Oktay bey böyle bir şeye kalkıştı da hemen ardından Yayın Yönetmeninin “fırçası” ile kendi yazısını tekzip etmek durumunda kaldı.

Hadi tekrar teknolojiye zıplayalım; Duymuşsunuzdur, yalnızca çok az bir miktarda su kullanarak çamaşır yıkayabilen deterjansız çamaşır makinesi geliştirildi. Hemen ardından açıklamalar geldi: “Bu teknolojinin evlerimize girmesi uzun yıllar alacaktır.” Allah Allah?

Sizce neden? Sizce dünyanın en güçlü endüstrilerinden biri olan deterjan endüstrisi yok olma pahasına böyle bir aletin bir anda piyasaya çıkmasına göz yumabilir mi? Çevre kirliliğini azaltmak kimin umurunda?

Bu makinenin haberi sabun köpüğü gibi kayboluverdi medyadan! Sizce neden? TV seyrediyorsanız bilirsiniz; hani şu beyazı daha da beyazlattığı söylenen deterjan reklamları var ya, her reklam arasında bunlardan kaç tanesini izliyorsunuz bir hesap edin veee cevabı bulun. Ne kadar kolaymış değil mi?

Kısaca;

Eğer gerçekten haber almak istiyorsanız, eğer etrafınızda gerçekten neler olup bittiğini görmek istiyorsanız başınızı çevirin ve Yeni Dünya’nın biraz dışına çıkın. Kanalı değiştirin, gazetenizi değiştirin, radyonuzu değiştirin. Arka Dünya’daki alternatifleri görün. Mesela bir www.infowars.com sitesini ziyaret edin, sert gerçeklikle yüzleşin. Türkiye’deki alternatif haber sitelerini, sesini duyurmaya çalışan insanları keşfedin. Radikal grupların sitelerine girin bakın (mesela www.kuvayimilliyehareketi.org). Açık Radyo dinleyin (94.9). Diğer Amatör radyoları keşfedin. HaberTürk, ne bileyim, hatta Flash TV seyredin. Siyasete yakın durun, partileri, programlarını inceleyin, liderlerini tanıyın. Unutmayın; Oy’umuz herşeyimizdir…

Bu vesile ile, Internet’te sansüre “Hayır” deyin, gerçeklerin gizlenmesine “Hayır” deyin. “birlik” olun (mesela www.birlik.com u ziyaret edin). Bu ve benzerleri hızla çoğalan yazıları paylaşın.

Hoşçakalın…

(Bu yazının aslı yayın hayatına son vermiş bulunan Bilişim Cumhuriyeti’nde yayınlanmıştır.)

Gerçek hayat’la yüzleşmeye hazır mısınız?

Bu yazı üniversite öğrencileri ve yeni mezunlarına adanmıştır 🙂

Geçtiğimiz aylarda, İstanbul Üniversitesi Teknoloji Günleri kapsamındaki Bilişim Cumhuriyeti panelinde mühendislik ve işletme öğrencisi arkadaşlarımızla bir araya gelme fırsatı buldum. Bir süre sonra da Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği öğrencileri ile bir Vaka Çalışması dersinde, kürsüde oldum.

Anlatacaklarımın yanı sıra; öğrenci sıralarından, kürsüye geçmenin ürkütücülüğü, 33 yaşını devirmiş olmayı farketmenin “vayy canına”sı ve öğrenci arkadaşlarımın inanılmaz enerjisi ve heyecanı da kayda değer şeyler.

Öğrenci arkadaşlarımızın temel kaygısı (bugünlerde birçoğumuz gibi) iş. Özellikle de mezun olacakları dalda iş bulmak! İdealist olanlar, Ar-Ge alanında çalışmakta ısrarlı. Türkiye’de Ar-Ge’ye ne kadar kaynak ayrıldığı, ne kadar değer verildiği, ve hatta herkesin istediği işte çalışma olanağının ne kadar olduğu herkes tarafından malum.

Bunlar tabi klasik şeyler ama ben –kendimce- çok ilginç bir nokta daha yakaladım. Düşündüğümün aksine katıldığım toplantılardaki hemen hemen hiç bir öğrenci, “Yurt dışında çalışayım” kaygısında, derdinde değildi. Hatta kendisine yurt dışında staj yapma olanağı yaratmış ve oradan uluslararası şirketlerin Türkiye kollarına geçme planları yapanları tanıdım.

Bizlerin (benim ve diğer bazı katılımcıların) çalıştığımız uluslararası şirketlerin faliyetlerini tasvip etmeyenler bile vardı! (Tabi onları “İkna” etmekte gecikmedik :)) Savundukları nokta, “Bu şirketler Türkiye’ye geliyor, bizim kaynaklarımızı sömürüp kazançlarını yurt dışına aktarıyorlar.”

Türkiye’de köklü olarak yerleşmiş birçok uluslararası şirket için bu tamamıyla haksız ve gerçek dışı bir niteleme olmakla birlikte, daha önce BThaber’deki yazılarımda da değindiğim gibi; Türkiye’de hiç bir know-how yaratmayan, uluslararası köklerine ve çalıştığı ülkeye yeni değerler kat(a)mayan, yalnızca üç-dört kişilik satış ve pazarlama kadroları temelinde örgütlenmiş, “Uluslararası Marka”lara şiddetle karşıyım (Tabi isim veremeyeceğim burada, merak edenler bana sorabilir :))

Birçok arkadaşımız mezun olduklarında, gerçek dünyaya atılmak üzere yıllarca girdikleri kapılardan bir daha dönmemecisine çıkacak, bir kısmı, “belki daha iyi bir mevki yakalarım” diye Master, Doktora yapacak ve bir kısmı da akademisyen olarak yollarına devam edecek.

Hayata atılmak üzere olanlar, çok çetin gerçeklerle yüzleşmeye hazır olmalı. Bu hazırlığın genelde yeterli olmadığını gördüm. Arkadaşlarımız son derece iyi niyetli ve beklentileri çok yüksek. Şahsen, kendi geçmişimden bugünüme baktığımda gördüğüm manzara şimdikinden çok da farklı değildi aslında. Ayrıca üniversitenin son yıllarında tanıştığım iş hayatımın başlangıcında yaşadıklarım, belki de IT’cilerin en parlak dönemlerinden birine rastgeldi.

Öğrenciler, mezun olmak üzere olanlar, özellikle Mühendisler sıkı durun! IT’cilerin en parlak dönemleri geride kaldı. Devir, “Cilalı pazarlama devri” kendinizi bu yeni dönemin koşullarına uydurmak veya yerinde saymak arasında seçim yapmak durumundasınız.

Şirketlerdeki kariyer patikalarını araştırın, hedeflediğiniz noktalarda bulunan insanların –ki bunların bir kısmı girişimci, bir kısmı bazı şirketlerin çalışanları olabilir- oralara nasıl geldiklerini onlara sorun. Yanıtlarını son derece dikkatle dinleyin ve hatta kayıt edin. Ayrıca, bu yazıyı okumaya devam edin.

İş etiğine uygun çalışmak, şans, yetenekleriniz ve diğer klasik faktörler sizi yalnızca bir yere kadar taşıyacaktır, emin olun. Demiryollarının bütün ülkeyi sardığı ABD eski batısında, bir yerden bir yere seyahat etmek isteyen gezginler, kendilerini hedefe doğru götürecek vagonlara sıçrarlar ve kavşak noktalarında o vagonu terk edip hedefe giden yenilerine tırmanırlardı. Bu yaklaşım, bu hareket tarzı sizi hedefinize götürmek için çok önemli bir faktör olabilir.

Farklı disiplinler konusunda bilgi sahibi olmak, belki hedeflerinizle ilişkili olmayabilir ancak iş hayatında can simidiniz haline gelebilir. Eğer Mühendis iseniz mutlaka iş dünyasına yakın olun, gelişmeleri izleyin, borsadan, faiz oranlarından, satış tekniklerinden, genel pazarlama stratejilerinden ve özellikle ve özellikle müşteri ilişkileri tekniklerinden haberdar olun.

Tam tersine eğer İşletme öğrencisi veya bir başka sosyal bilim dalında iseniz mutlaka teknik konulara yakın olun, seçeceğiniz sektörün teknik konularını anlamaya çalışın, bol soru sorun, temel kavramları öğrenin, teknik insanlara yakın olun (onlar o kadar da soğuk değildir, merak etmeyin :)) Asla unutmayın, “Uzmanlaşmak, böceklerin işidir. İnsanlar, Öğrenir ve gelişir.”

Didaktik yazı yazmak asla tarzım olmadı. Ancak bu tür bir yazının didaktik olmaktan öte anlamları olduğu düşüncesindeyim. Kısacası; bunları yazmak zorundaydım, yazdım…

Hepinize “Güneşli” günler…

(Bu yazının aslı yayın hayatına son vermiş bulunan Bilişim Cumhuriyeti’nde yayınlanmıştır.)

Post-Darwinizm ve Internet

Bugün biraz ciddi bir konuya dikkatinizi çekmek istiyorum. Internet üzerinde hızla yaygınlaşan Post-Darwinizm.

Şöyle bir dünya hayal edin; Herkes iyi karakter özelliklerine sahip, herkes sağlıklı, taş gibi! Hiç kimsenin doğuştan gelen bir özürü yok, kimse kimse için kötülük düşünmüyor ve herkes delicesine mutlu! (Aldous Huxley’in 1932’de kaleme aldığı Cesur Yeni Dünya’yı okuyanlar, yazının gidişini anlamaya başladı bile, değil mi?)

Ve satır aralarını okumasını bilenlerin kafasında tek bir portre canlandı; Hitler! Evet, onun da amacı yukarıdaki özellikleri ve çok daha fazlasını içeren bir “Ari Alman Irkı” yaratmaktı. Bugün, “Pisikopat” olarak nitelediğimiz birçokları da böylesi hayallerin peşinde koştular. Ama yakındönem manyağı Hitlerin ağır yenilgisi ve ardından gelen intiharı ile birlikte bu fantezinin tarihe gömüldüğünü sanıyorsanız cidden yanılıyorsunuz.

Bilirsiniz, kısa bir süre önce insan geninin şifresi çözüldü diye epey bir yaygara kopmuştu. Gelişmeler, bilim dünyasından, pop kültüre doğru aktıkça yoğunluk kazandı, boyut değiştirdi ve bir dönem medya tarafından sahiplenildi ama bu kültürün doğası gereği tüm bu tantana birkaç haftada duruldu.

Böylesine önemli bir buluş kolayca harcandı, çok çabuk içselleştirildi diye düşünebilirsiniz. Ama yanılıyorsunuz. Arkalarına “birileri”nin multi-milyon dolarlık parasal desteğini alan Gen Mühendisliği şirketleri, Nano ve Biyoteknolojilerdeki gelişmelerin ve çözülen şifrelerin gücü ile yepyeni bir dünyanın tasarımlarını Internet üzerinden yaymaya başladılar.

Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sı hayata geçirilmeye hazırlanıyor. Cennet-Mühendisliği şirketleri, genlerle oynayarak, biyokimyasal dengeleri harekete geçirerek ve biraz da uyuşturu kullanımıyla sonsuz mutluluğu vaat ediyorlar. Eski, sert ve ırkçı deyişler yerini pop-insan’ın kolayca benimseme ve inanma eğiliminde olduğu modern söylemlere bıraktıysa da içerik hep aynı: “…Etik ve toplumsal sorunlar çözüldüğünde, hastalıklardan ve pisikolojik sorunlardan uzak bir yaşam tüm insanlığı ve diğer canlıları kucaklayacak. Teknoloji bunu gerçekleştirebilecek kudrettedir…” diyor post-Darwinistler.

Kimdir bu post-Darwinistler? Darwin, tüm canlıların geçmişte ortak bazı atalardan bugüne kadar değişerek, gelişerek kısaca evrilerek geldiklerini savunuyordu ve ciddi bir taraftar kitlesi de var. Evrim, kimi zaman doğal koşullara uygun sürerken kimi zaman da rastgele mutasyonlar oluşturuyor. Muhtemeldir ki; bazı hastalıklar, genetik göz kusurları, ırsi pisikolojik ve fizyolojik sorunlar vb. illetler bu mutasyonların sonucu.

Post-Darwinistler, ellerindeki teknolojik, biyolojik oyuncaklar ve çözülmüş gen şifresini kullanarak Darwin’in evrimini kontrol altına alabileceklerini söylüyorlar. İnsan için mümkün olabilen, tüm canlılar için elbette mümkün olabilecektir.

Cennet-Mühendisliği, post-Darwinist yaklaşımı, Hedonist (hazcı) öğretiler çerçevesinde lezzetli bir Elma (Adem ve Havva’yı anımsayın) olarak sunuyor bizlere! Üstelik, sık sık etikten, ahlaktan söz ederek karşıt cepheyi yanına çekmişcesine bir izlenim yaratmayı da başarıyor.

Tehlike; sonsuz mutlu bir üstün insanlık yaratmak fantazisiyle sınırlı kalsa yine iyi! Hedonizmin tehlikeli bataklarına sapılarak Ekstazi, Kokain, Crack gibi bazı uyuşturucuların insanı esas itibarıyla mutluluğa (doğru deyişle hazza) götürdüğü ve illegal da olsa bunların tüketiminin biyolojimiz açısından yararları savunuluyor!

Doğal dengenin, sonsuz mutlu ve sağlıklı insan ve hayvanlardan sonra alacağı şekli düşünmek bile imkansız! Yüzlerce yıldır Doğu felsefesinin temelini oluşturan Ying-Yang (iyi ve kötü ilke) etkileşimi; iyinin karşısında kötünün, haklının karşısında haksızın, güzelin karşısında çirkinin var olması gerektiğini kanıtlamıştır. Üstelik bu sezgisel bir gerçektir de!

Başta ABD olmak üzere birçok ülke yeni tehlikenin farkında ve bu tür genetik çalışmaları yasaklama, en azından sınırlama eğiliminde. Geleceğin Cesur Yeni Dünya’sı belki ABD’de değil ama muhtemelen Avrupa’da filizlenebilir.

Internet, böyle grupların elinde ciddi bir toplumsal propaganda aracı olarak kullanılıyor. Uyuşturucu kullanımının dolaylı da olsa özendirilmesinden doğan bireysel risklerin ötesinde, teknokratlar eliyle kurulacak yeni dünya imajını okuyucu zihninde doğal kılma çabasına dikkat…

Not: Yazıya ilişkin Internet kaynaklarını özellikle yazmıyorum, merak edenler bir e-mail yazarak benden edebilirler (TekNOpolitik).

(Bu yazının aslı yayın hayatına son vermiş bulunan Bilişim Cumhuriyeti’nde yayınlanmıştır.)

Çöpe atmaya hazır mısınız?

Batıda, cep telefonlarının birer, “sarf malzemesi”ne dönüşümü çok uzun sürmedi. Bizim GSM’ciler henüz ayak diretiyor. Sübvansiyonlara pek yanaşmıyorlar. “Nasıl olsa satıyoruz” mantığı hakim.

Türkiye şartlarında bu mantık doğru gibi de görünüyor ve işliyor. Ülkemizde her cihaz gibi, cep telefonu da lüzumlu, lüzumsuz araç olmaktan çıkıp, amaç haline geldi. Liseli çocuklar, daha küçüğü, daha renklisi çıktığı için bütün harçlıklarını bu aletlere yatırmaktan çekinmiyorlar.

Sokakta inanılmaz bir takas ve aksesuar piyasası var. Aman Allahım; cep telefonlarının kapaklarını değiştirenler, ekranının rengini değiştirenler, yok olmadı özel zil sesleri yükletenler, ille de siyah diye tutturanlar, beşyüze alıp, üçyüze bırakanlar, grafikli mesajlar, “Lityomiyon” piller daha neler neler…

Cep telefonu, ciddi bir statü simgesi oldu. Eskiden, ağalarla toplanılıp deniz kıyısında bir restorana gidildiğinde hemen araba anahtarları ceplerden çıkar ve “Marlboro” paketlerinin üzerine güzelce yerleştirilir, masalardaki yerini alırdı.

Devir değişti artık, minik Nokia’lar, şık Panasonic’ler, küçücük Samsung’lar ve diğerleri ceplerden çıkıyor, eskinin sigara+anahtar ikilisinin tahtına konuyor. Bu heves geçene kadar, “1 Mark’a cep telefonu” beklemeyin.

Aslında benim beklentim bu değil. Beklentim, “Nihai teknolojinin” kapımızı çalması. Nedir nihai teknoloji? Bir cep telefonunu, hafif, küçük ama etkili bir kasa içinde, rahat okunabilir bir ekran, ses çıkışı ve Palm özellikleri ile birleştirin, buna kablosuz, hızlı, sınırsız ve ucuz Internet bağlantısı ekleyin. Masaüstündeki PC ile senkronizasyonu sağlayın, kızılötesi ve Bluetooth ile teçhiz edin. İşte size benim, “Nihai iletişim aletim”

Teknoloji lordları, bunu yapabileceklerini uzun zaman önce kanıtladılar. CeBIT 2000 ve 2001 (hatta 1999) bunların öncüleri, prototipleri ile doluydu. Japon DoCoMo, sunduğu servis ve üretimine neden olduğu cihazlar ile hedefe en çok yaklaşan ve en başarılısı oldu.

Ama durun. Herşeyin bir sırası var. Hiç bir şey, belirli şirketlerin üretim planları, kar hedefleri ve bu çerçevede teknolojiye çizdikleri yolun dışına çıkamıyor maalesef. Söz konusu nihai alete adım adım ulaşacağız. Bazı ülkelerde bu daha hızlı olurken, bazılarında daha yavaş olacak. Türkiye, hızlıların arasında yer alacak.

GPRS’in bu günlerde devreye gireceği ve uygun fiyata, sınırsız, yüksek hızlı Internet bağlantısı sağlayacağını, bu çerçevede mevcut cep telefonlarının yenileneceğini iki yıl kadar önce yazdık ve birkaç ay öncesine kadar yazmaya devam ettik. Peki, insanlar ellerindeki telefonlar ile yetinip beklemeyi tercih ettiler mi? Hayır.

Cicili kasalar içinde yeni yeni, ama hep aynı teknolojileri sürdüren cihazlar ardı ardına farklı üreticilerin vitrinlerinde boy gösterdi. Early adapters (ee, arada böyle bir iki İngilizce laf kullanacağımı söylemiştim) denilen öncü grup ve bunların, “parası yeten” takipçileri “sözde” yeni modelleri sindirmekte gecikmediler.

Neyse, hepsine geçmiş olsun! GPRS geliyor ve öylesine vaatlerle, olanaklarla geliyor ki, bırakın öncüleri ve takipçileri, en tutucuları bile ayartacak gibi görünüyor. Eski ceplerin bir anda anlamsızlaşarak çöpe gideceği bir dönem gelmek üzere. Siz siz olun, cep telefonu alım kararınızı bir kez daha gözden geçirin.

İyi günler

(Bu yazının aslı yayın hayatına son vermiş bulunan Bilişim Cumhuriyeti’nde yayınlanmıştır.)

İlk yazı!?

Bir ilk yazı nasıl olur ki? Hele bir Internet, bilişim yazısı…Hele hele bir “teknopolitik” yazısı.

Eğer ben okuyucunun -yani senin!- yerinde olsaydım, sorardım; kimdir bu adamlar, ne bilirler, ne yazarlar, nedir bunların olayı? Ya da biraz daha havalısı, “background”u nedir bu adamların??

Cümlelerin arasına şöyle bir-iki İngilizce sözcük sokuşturmak uzun zamandır moda ya, biz de uyacağız arada bu modaya…eee teknolojiyi biz icad etmedik tabi. Adamlar “technology” der, sen de ses benzeşiminden yararlanır, teknoloji deyiverirsin (neden teknoloci değil? Banal mı oluyor?)

Evet, nerde kalmıştık? Haaa “background” diyorduk. 1984 yılından bu yana bilgisayar sektörünün içerisindeyim. Bazı yazar veya okur –yani sen!- dostlarımız gibi delikli kart devrini pek hatırlamam ama Türkiye’de satılmaya başlayan ilk kişisel bilgisayarlarla ilişkim o zamanlara rastlar.

Sizden iyi olmasın, çok sevdiğim bir dostum bizi İTÜ’de elektronik posta ile tanıştırmıştı. Amerikada okuyan bir arkadaşımıza mesaj göndermiş, birkaç dakika içinde yanıt alınca da hayatında ilk defa televizyon görmüş büyüklerimiz gibi şaşırmış, sevinmiştik.

Eeee kolay değil. O zamanki Türkiye’nin şartlarını, altyapısını bir hatırlayın bakalım…Bugün, bağlanması üç gün gecikti diye sinirlendiğimiz telefon hatları için “o devirde” yıllarca beklemek normaldi. Üstelik, telefon “apareyi”nizi de PTT verirdi size. Nerde şimdiki gibi bol bol, çeşit çeşit telefon? (Hatırlıyorum da o zamanlar PTT’nin verdiğinin dışında bir telefon kullanmak yasakmış gibi gelirdi bana? Yoksa hakikaten yasak mıydı? Neden acaba?)

80’li yıllar; New Wave, bilgisayarlarla haşır neşir, iki yıl kadar Fen Fakültesi havasının koklanışı, yoğun matematik, fizik ve atılmadan ayrılış(!). Ardından İşletme Fakültesi derken hoşgeldin 90’lar. Benim yazarlığım da o zamanlara dayanır. Kolay değil, Türkiye’nin en iyi borsa dergisi Para Para Para’da (evet üç tane Para) borsa yazarlığı ve teknik analistlik yaptım (breh breh…)

Yazdığımız bazı yazılar çok beğenilmiş(!) ve kendi alanında ilk olmuş. Serkan’la (Çevik) ikimiz Milli Kütüphane dizini içerisinde tarihi yerimizi alıvermişiz (de haberim yoktu, geçenlerde öğrendim.)

İşletme Fakültesi, PDS Bilgisayar, askerlik ve profesyonel iş hayatı derken BThaber günleri geldi. Sayısız yazı, sayısız röportaj, araştırma ve derlemeler. İnanılmaz keyifli, zor ve doyurucu günler. Hayatımda bol oksijenli, güzel bir devir, sonra tekrar profesyonel iş hayatı.

İşte hepsi bu…

Peki neden teknopolitik? Bence nedir teknopolitik?

Birileri, hangi teknolojinin, ne zaman ve ne şekilde yaşantımıza gireceğini belirliyor. Sadece bilişim alanında değil, her konuda. Bazı olaylar, teknopolitik bakış ve paranoya arasındaki çizginin pek o kadar da belirgin olmadığını gösteriyor.

Nasıl mı? Örneğimiz hazır; Microsoft Windows 2000’i apar topar pazara sunmadan bir süre önce Gartner Group müşterilerini uyardı, “Birinci servis paketi çıkmadan mevcut sistemlerinizi güncellemeye kalkmayın!” Komik değil mi? Yani adamlar geleceği görüyor sanki. Dikkate almayanlar bile oldu. Ne de olsa Microsoft, Steve amcayla birlikte o eski, sağlam mühendislik yaklaşımı günlerine dönmüştü(!)

Tezgah hazır. Hep aynı zaten. Pazarda açlık yarat, beklenti yarat, doğru düzgün kalite kontrolünden geçmemiş (Allah aşkına, Microsoft paketlerinde ISO bilmemkaç damgası göreniniz var mı??) ürünü pazara ver, insanlar uğraşsın debelensin, birkaç ay sonra peşinden bir servis paketi yolla, biraz sonra bir tane daha, ardından da sayısız yama vesaire…

Hep aynı hikaye. Dinlemekten sıkılmadınız mı? Şimdi yine başladı; Evet XP! Bakalım ne olacak. Benden size tavsiye, birinci servis paketi çıkmadan almayın! Kolay değil mi? Yani tavsiyede bulunmak.

Haa bu arada, Microsoft düşmanı asla değilim. Eğer olsaydım bu yazıyı Word’le yazmaz ve Outlook kullanarak Volkan’a gönderecek olmazdım. Ama tüm donanımımı sorunsuz ve kolayca çalıştırabileceğim sağlam bir alternatif bulursam da gözünün yaşına bakmam (Microsoft’la ilgili birkaç fıkra için http://netgaleri.com/ng/eglence/fikra_arsivi.html adresine bir göz atın derim ben.)

Ama şirketimiz her zaman kendisini savunuyor; “…milyonlarca satır kod arasında tabii ki bazı hatalar olacaktır.” Eee? Bir uzay mekiğinin kullandığı elektronik sistemlerde daha mı az kod var? Ya da dev yolcu uçaklarında?

Hanginiz üzerinde, “Powered by Microsoft” yazan bir uçağa binmek istersiniz? Uçak tepe aşağı giderken ekranda bir yazı, “Fatal Exception”! Ciddi olarak düşünün. Ben almayayım, teşekkürler. Belki işyerlerindeki bilgisayarımızın günde dört beş defa kilitlenmesi, çökmesi hayati önem arzetmiyor ama havadayken asla!

Peki neden böyle? Stabil, çalışan, sağlam ve sorunsuz yazılım üretmek bu kadar zor mu? Eğer zor olsaydı bugün uçaklar uçmaz, uydular çalışmaz ve hatta televizyonumuz bile çalışmazdı.

İçinde bulunulan endüstriye bakmak lazım. Rekabet ne durumda, kullanıcılar nasıl beklentilere sokulmuş…değil mi?

Neyse çok uzattık, fazla ipucu verdik.

Size çok keyifli, derya gibi bir konuda ilginç yazılar, çalışmalar ve araştırmalar vaat ediyorum. Sizden de –ne kadar paranoyakça görünürse görünsün- ilginç tespitlerinizi, düşüncelerinizi paylaşmanızı bekliyorum. İmeyil (e-mail yazmıcam işte!) adresim aşağıda.

Hadi bakalım, şimdilik bye (!)

(Bu yazının aslı yayın hayatına son vermiş bulunan Bilişim Cumhuriyeti’nde yayınlanmıştır.)