En "Kaliteli" Proje!

Zaman, maliyet ve kalite. Proje Yönetiminin olmazsa olmaz üçlüsü. Bunları bir denge içinde götüremediğimizde bazen biri bazen tümü birden olumsuz yönde gelişme eğilimi gösterebiliyorlar.

Projelerde “kalite” kavramı, son yılların modası olarak -son derece yanlış bir biçimde- içeriğini tam anlamıyla kavramak ve uygulamaktan uzak şekilde pazarlama unsuru olarak rağbet gören ISO-xxxx ve benzeri sistemlerin anlattığından biraz daha farklı.

Özellikle dış projelerde kalite kavramı, doğrudan doğruya müşteri memnuniyeti ve müşteri sadakati ile neredeyse eş anlamlı. Projenin kalitesinden söz ederken aslında müşteri memnuniyetini sağlama düzeyinden söz etmeliyiz.

Müşteri memnuniyeti, işin sonuçları açısından bakıldığında tek başına proje kalitesinin ve aslında proje hedeflerinin önemli unsurlarını içeriyor gerçekten de:

* Projenin bütçesinde tamamlanması
* Projenin zamanında tamamlanması
* Projenin beklenen çıktıları -fazlasıyla- üretmesi
* Operasyonel süreç -eğer varsa- boyunca elde edilen performans

Bir müşteri temsilcisinin veya satış yöneticisinin öncelikleri yukarıdaki müşteri beklentileri ile örtüşmekte iken proje yönetimi perspektifinden bakıldığında durum biraz daha karmaşık olabilir, hatta olmalıdır. Dikkat edildiğinde, yukarıda sayılan unsurların aslında projenin, “sonuçları” ile ilgili olduğu görülüyor. Bununla birlikte proje sürecinin kendisi de, kurumun standartları çerçevesinde ayrı bir kalite bileşenidir:

* Proje gerçekleştirilirken kurumun planlama ve belgelendirme standartları gözetildi mi ?
* Proje yönetim disiplininin gerektirdiği araçlar ve metodlar uygulandı mı ?
* Karşılaşılan sorunların nedenleri araştırılıp kalıcı çözüm sağlandı mı ?
* Planlamaya uygunluk ne derecede sağlandı ?

Bu saptamaları ve ayırımı yapmak işin sonucu açısından önemli ancak yeterli değil. Ele almamız gereken konu, proje yönetimi, proje planlaması yaparken yukarıdaki sonuçlara ulaşmayı garanti edecek çalışmalar olmalı.

Son derece basit araçlar yardımıyla bir projenin memnun edici sonuçlara ulaşma olasılığı ve kurumun benimsediği proje yönetim metodolojisine uygun yürütülmesi denetim altında tutulabilir.

Kalite planının değil kendisi telaffuzu bile birçok proje yöneticisi için angarya gibi görünebilir. Özellikle hiç kalite planı yapmamış ve işe yararlığını sınamamış ise. Sonuçta, “ben projeyi planına uygun olarak yürütürsem zaten sorun çıkmaz.” mantığı daha hakimdir.

Kalite planı, isminin çağrıştırdığı veya bazı metodolojilerin “dayattığı” gibi karmaşık ve kullanışsız bir “zorunlu” belge olmak durumunda değildir.

Tıpkı projenin çıktıları gibi, kalite planı da iki türlü olabilir; iyi tasarlanmış ancak işlemeyen, kötü tasarlanmış ancak çalışan. Önemli olan tabii ki iyi tasarlanmış ve iyi çalışanı elde etmek. Bu amaçla kalite planı yapılırken hedefe götürecek bir biçem ve içerik seçimi yararlı olacaktır.

Kalite, somut bir nesne olmadığı için ilk anda kağıda dökülmesi zor görünebiliyor. Onu somutlaştıran kalite planıdır. Kalite planı, “kalite” kavramını oluşturan bileşenleri tanımlar ve kontrol yöntemlerini içerir.

Örneklemek gerekirse; kurum içi bir sunucu değişikliği projesini ele alalım. Hedef daha stabil ve sorunsuz çalışan, işletim maliyeti daha düşük olan, yeni donanımlar üzerinde yeni bir işletim sistemi platformuna geçmek olsun (hangi işletim sisteminden hangisine geçtiğimizi hayalgücünüze bırakıyorum 🙂

Projeden beklentilerimizi sıralayalım;

* Yeni platforma geçildikten sonra kesinti olmaması
* Tüm verilerin yeni ortama transfer edilmiş olması
* Kullanıcıların uygulamalara erişiminin sorunsuz olması
* …

Proje zaman planlaması tek başına yukarıdaki sonuçlara ulaşmayı garanti etmez. Hangi görevlerin ne zaman, kim ve ne kadar sürede yapılması gerektiğini tanımlayabilirsiniz. Ancak olumsuz senaryolar, birbirini izlemesi gereken görevlerin aksaması gibi durumlarda ne yapacağınızı bilmeniz gerekir ve bunu zaman planı ile de ilişkilendirebilirsiniz:

Yeni Donanım Seçimi -> Uzman Görüşü -> Tedarikçi Seçimi -> Alternatifler -> Test prosedürlerinin varlığı -> Uygulama denetimi

Sadece yeni donanım seçim fazına ait son derece basit görünen bir dizi eylemi yan yana yazdık. Anahtar sözcük yazılı hale getirmek, planlamak. Yukarıdaki basit diziyi bir kalite planının parçaları olarak görebilirsiniz.

Yeni donanım tedariki öncesi bir uzmanın önerisini aldık mı ? Tedarikçimize alternatif var mı ? Ürünün, doğru ürün olduğunu ve bizim işimize uygun olduğunu kontrol edecek süreçlerimiz tanımlı mı ? Bunları denetledik mi ?

Her bir proje fazı için benzer bir çalışma yapıldığında en basit haliyle bir kalite planınız var demektir. Eğer bir metodoloji kullanıyorsanız, metodolojinizin öngördüğü kalite plan şablonlarına bir de bu gözle bakın -ve mümkünse onları kullanın…

Hoşçakalın…

(Bu yazının aslı BTdünyası‘nda yayınlanmıştır.)

AB Sürecinde Tehditler, Fırsatlar

Proje yönetimi konusuna bir ara verip, Avrupa Birliği sürecinde geldiğimiz nokta, bu sürecin ülkemiz ve sektörümüz özelinde getirecekleri (ve götürebilecekleri!) hakkındaki kişisel yorumlarımı çok kısaca sizlerle paylaşmak istiyorum.

3 Ekim’de (Emre Kongar hocamız gibi ben de tarih fetişizmine karşıyım ama girilen yolu tanımlamak açısından kullanmayı uygun buluyorum) verilen karar, ülkemizin gelecekteki durumu açısından son derece kritik öneme sahip. Ancak burada “önem” sözcüğünü “kesin gerekliydi, çok iyi oldu.” anlamında değil, sadece bizi son derece ciddi gelişmelerin, değişikliklerin beklediğini vurgulayabilmek için kullanıyorum.

Avrupa Birliğine mutlak karşıt veya mutlak yandaş bir yorum getirmek düşüncesinde değilim. Ayrıca AB üyeliğine karşı olanların büyükçe bir kısmının, neye, kime karşı olduklarını da anlayabilmiş değilim. Karşı olmak beraberinde somut ve genel kabul görebilecek alternatifleri getirmeli diye düşünüyorum.

3 Ekim sürecinde -ki bu süreç en azından bir on yıl kadar alacak gibi görünüyor- tehditler ve fırsatları bir arada görmek mümkün. Algılanan tehditler açıkça ortada ve genellikle Cumhuriyetimizin bütünlüğüne yönelik. Bu bakımdan, AB karşıtlarının endişelerini derinden paylaşıyorum.

Bazı AB yetkililerinin “Kemalizmden vazgeçin”, “Soykırımı tanıyın, tazminat (toprak!) verin”, “Güneydoğuda federatif çözümü gündeme getirin” tarzındaki cümlelerini tüylerim diken diken olarak dehşet içinde okuyorum! Türkiye’yi Türkiye yapan değerleri kaşıyarak kanatmaya çalıştıklarını, tarihimizi bize unutturmak gayretinde olduklarını düşünmeye başlıyorum.

Aynı kişilerin Türkiye’ye geldiklerinde ayaklarının tozuyla, özellikle ve öncelikle Diyarbakır ilimizi ziyaret etmelerini de son derece “ilginç” buluyorum (bu işi bir gezi planı çerçevesinde yapıyor olsalar Diyarbakır’ın muhteşem tarihi güzelliklerini görmeye gidiyorlar diye düşünebilirdik…)

Akla ilk gelen fikir doğal olarak şu; emperyal (yayılmacı) devletler geçmişte savaşla yapamadıklarını bugün politik ve ekonomik yoldan mı yapmaya çalışıyorlar ? Türkiye’nin süregiden AB hikayesi, çok daha büyük bir planın küçük bir parçası olabilir mi ? Şu ana dek verdiğimiz ve vermeye devam edecekmişiz gibi görünen ödünlerin sonu nereye varacak ? Acaba kaynaklarımız bizlerin denetiminden çıkacak mı ?

Bunlar özgün değil, her birimizin aklına gelebilecek düşünceler. Mesele, bu olasılıkları göz ardı etmeden ilerlemek ve her tokalaşmanın ardından “parmaklarımızı saymak” (sanıyorum Genelkurmay İkinci Başkanı Org. İlker Başbuğ’un sözüydü bu ?)

Çok net görülemeyen diğer bir tehdit unsuru da toplumsal yaşantımıza yönelik. Dini konulardan bağımsız, yaşam tarzı olarak yakın olduğumuz birkaç Avrupa ülkesi (Yunanistan, İspanya, İtalya…) dışında diğerleri ile toplumsal yaşantı anlamında ortak noktalar bulmamız neredeyse imkansız. Bu çerçevede dayatılacak olan toplumsal kurallar bizlere “uymayabilir”. Nitekim yukarıda saydığım ülkeler de bu alanda zorluklar yaşadılar ve yaşıyorlar.

İş dünyası da sorunlar yaşayacak. Yeni kanunlar, yönetmelikler, prosedürler tüm yerli işletmeleri zorlayacak. Geniş kapsamlı dönüşümler yaşaması gereken kurumların bir kısmı belki de bu geçişi atlatamayacak ve oyun dışı kalacak. Örneğin tarım sektörünün yaşayacağı sorunlar, baskılar daha şimdiden kendini göstermeye başladı.

Gelelim fırsatlara… Beklenenin aksine, kalifiye Türk işgücünün kısmi serbest dolaşımının üyelik öncesi bir dönemde gündeme gelebileceği kanısındayım. AB ülkelerinin azalan nüfusları, yükselen -kalifiye- işçilik maliyetleri bunu zorunlu kılıyor olacak. Avrupalıların “Türkler geliyor!” korkularının kısa zamanda rafa kalkacağını düşünüyorum. Bu durum AB ülkeleri ve Türkiye arasında iyice açılmış olan ücret skalalarını Türk çalışanlar lehine “düzeltecek” (iş dünyasını zorlayacak bir diğer gelişme olarak da görülebilir bu durum.)

Bilişim sektörü ve bilişim çalışanları (yöneticiler, uzmanlar…) için son derece açık fırsatlar görüyorum. Herşeyden önce; artan rekabet baskısı bilgisayarlaşmayı da artıracak. Bilgisayarlaşmanın artması, hem donanımcı, hem yazılımcı hem de entegratör şirketleri canlandıracak. Kurumsal dönüşümler bağlamında, bilişim uzmanlarına ve danışmanlara olan ihtiyaç giderek daha çok hissedilir olacak.

Bilişim şirketlerinin hedef pazarları da bir anda genişleyerek tüm AB ülkelerini içerir hale gelecek. Uzakdoğu ile doğal bir coğrafi köprü olan ülkemizdeki büyük dağıtım şirketlerinin Avrupa ülkelerini birer sevkiyat noktası haline getirmesi hayal değil (geçmişte tersini yaşadık bunun). Aynı şekilde, Avrupa’daki emsalleriyle rekabet edebilecek kurumsal kaynak planlama yazılımlarımızı bizim uzmanlarımız Avrupa şirketleri bünyesinde uyarlıyor olacaklar. İnternet’in gücünü arkasına alan yaratıcı insanlarımızın AB’ye ihracat hamlesi başlatacak uygulamalar geliştirmesi de çok uzak ihtimal değil…

Tüm bunlar olası üyelik öncesinde gündeme gelebilecek şeyler. Avrupa sanayi ve ekonomi devlerinin Türkiye’ye olan ilgisi ve yatırımlarının patlama şeklinde artacağını, bu yatırımların içerideki ekonomiyi de canlandıracağını öngörmek için kahin olmak gerekmiyor. Türkiye’nin tam üyeliğine yüksek ihtimal veren ve erken kalkan yol alır hesabına gidenler şimdiden ülkemize akın etmeye başladı bile. Ancak bu noktada parayı bastırana tarlasını satıpta, bu yabancılar da nereden çıktı diye dert yanan köylünün durumuna düşmemek için uyanık olmak ve ulusal duruşumuzu, sınırlarımızı netleştirmek gereğinin de altını çizmek istiyorum.

Hoşçakalın…