Travma'nın ilacı organizasyonel değişim

Merhaba,

Dış kaynak kullanım (DKK) projelerini (sadece bilişim değil, her alandaki) hayata geçiren kurumların atlatmak zorunda oldukları bazı “travma”lar var.

Bunlardan biri de; var olan ve dış kaynak kullanım projesinden etkilenen bölüm, grup veya kişilerin yeni “gerçeklik” etrafında nasıl yapılanacakları ve organizasyonel hiyerarşilerinin ne derece veya biçimde etkileneceği konusu.

Kurumların, organizasyonel travmaları hangi hasar derecesinde atlatacakları –ki bunlar da sadece DKK projeleri sonucunda değil, yeniden yapılanma çabaları sırasında da oluşabilirler- tamamıyla yöneticilerin yaklaşımlarına, stratejilerine ve uygulayacakları taktiklere bağlıdır.

DKK projeleri genellikle organizasyonel değişiklikleri zorunlu kılsa da bunlar çoğunlukla “olumsuz” yönde gerçekleşmiyor. Üst yönetimlerin yaklaşımlarına bağlı olmakla birlikte; bu tür projeleri hayata geçiren kurumların birçoğunun deneyimli çalışanlarının istihdamını sürdürdüğü ve onlara farklı olanaklar sağlayarak deneyimlerini kurumun ihtiyaçları doğrultusunda “değer”e çevirdiğini görüyoruz.

Değişimlerin sosyal etkilerini mümkün olduğunca hafif tutmak veya en azından bu etkileri göz ardı etmeden hareket etmek son derece iyi bir pratik olabilir. Ancak bu doğrultuda atılan –iyi niyetli- adımlarda sorun yaratabilen uygulama örneklerine de rastlamak mümkün olabiliyor.

Bu örneklerin başında, DKK’dan etkilenen tüm bir kadroyu, mevcut hiyerarşileri ve görev tanımları çerçevesinde aynı organizasyonel bünye içerisinde bir arada tutmak yer alıyor. Bu tür örneklerde DKK hedefinin kadrolu personel sayısını azaltmak olmadığı, etkinliği ve verimliliği artırmak olduğu düşünülebilir.

Yönetimlerin, süreç içerisinde gözden kaçırma eğiliminde olduğu konuların başında, tüm DKK projelerinin temelinde yer alan “işi daha … yapmak” (noktaların yerine “iyi”, “ucuz”, “verimli” vb. sözcüklerden birini yerleştirebilirsiniz…) hedefinin, DKK tedarikçisi olarak seçtikleri firmanın deneyim ve yetenekleri üzerine yerleştiğidir.

Son derece profesyonelce iş yapan, karlı, başarılı bir işletme veya bölüm yürütüyor olsanız da, daha önceki yazılarda tanımını tartıştığımız “çekirdek” işiniz dışında kalan (ve DKK satıcılarının doğal hedefi olan) konularda “daha …” olmanız pek olası değildir (ayrıca olmaya çalışmanın gerekliliği de tartışılır.)

DKK arayışına girişmenin başlangıç noktasını teşkil eden bu basit gerçek, bir kez DKK’na karar verilip uygulamaya başlandıktan sonra kolayca göz ardı edilebiliyor. Yukarıda sözünü ettiğimiz gibi, özellikle mevcut organizasyonun yerini koruduğu durumlarda DKK tedarikçisi ve daha önce onun görevlerini yerine getiren kurum içi grupların çatışması neredeyse kaçınılmaz hale geliyor.

Çatışmalar, iş yapış biçimlerinin farklılığı (“eskiden böyle yapmıyorduk!”), kurum kültürlerinin farklılığı gibi nedenlerden kaynaklanabilir. Bu çatışmalar, özellikle projelerin başlangıç süreçlerinde karşılaşılan uyum problemleri ile tetiklenir ve büyür.

DKK’dan etkilenen bölümlerin yöneticileri (ki bilişim projeleri özelinde genellikle bilgi işlem yöneticileri) için bu çatışmalar üst yönetimler nezdinde çoğu kez birer başarısızlık ve uyumsuzluk ifadesi olarak görülürler ve bu nedenle de mümkün olduğunca önlenmelerinde yarar vardır. Çalışanlarınızı, tedarikçiniz ile işbirliğine zorlamanız olası değildir. İşbirliği, zorlama olmaksızın ortak hedefler etrafında çalışarak, net görev tanımları çerçevesinde gelişebilir. Tarafların birbirlerinin ayaklarına basmayacakları düzenlemeleri yapmak da yöneticiye kalıyor.

Çatışmaların önüne geçmek, eski organizasyon yapısının yeniden düzenlenmesi ile mümkün olabilir. Tedarikçiniz ile aynı işleri yapmaya devam eden çalışanlarınıza, tedarikçinizin sorumluluk alanı dışında kalan farklı görevler atayabilirsiniz. Bazı çalışanlarınız için değişik yöntemler benimsemelisiniz. Örneğin, iş devri nedeniyle tedarikçiniz ile yakın çalışmak durumunda bulunan ekip üyeleriniz, devir sonrası için planlanan kariyer patikaları hakkında bilgilendirilebilir. Böylelikle çalışanınız, tedarikçiniz ile işbirliği konusunda –en azından eskisine göre- daha istekli olacaktır.

Organizasyonel yapılarda bir başka dönüşüm şekli, belirli çalışanlarınızı tedarikçinizin faaliyetlerini raporlamaktan sorumlu kılmak veya tam tersi çalışanlarınızın, fonksiyonel açıdan tedarikçinize bağlı olarak işlerini sürdürmesini sağlamaktır. Bu son duruma çok sık rastlanmamakla birlikte başarılı örnekleri görülüyor.

DKK sonrası organizasyonel değişimlerin belki de en can acıtıcı olanı hiyerarşik düzenlemelerde yaşanıyor. Kurum bünyesinde, belirli bir grubun, bölümün yönetimini üstlenmiş çalışanların yönetim alanlarını yitirmeleri kişisel kaygılarını artıracak ve bir başka çatışmayı tetikleyebilecektir.

Kurumlarımızda fazla örneğini görmediğimiz bir uygulama ile bu sorunu da kolayca aşmak mümkün. Dikey hareket olanağı kısıtlanmış veya geri adım atmak zorunda kalmış yetenekli çalışanlarınız için yatay hareket olanakları yaratabilir, yönetsel seviyede ücretlendirme ve yöneticilerin sahip olduğu manfaatlerden yararlanmalarını sağlayabilirseniz, etki alanı kayıbının sonuçlarını asgariye indirgeyebilirsiniz.

Hoşçakalın…

(Bu yazı BTdünyası için hazırlanmıştır.)

"Biz ne yaptık ?"

Uyandığında gerinmeye, nefes almaya çalıştı. Kırkbeş yıl kadar önce, yeni “milenyuma” girişin ilk yıllarında aynı şeyi yapmaya çalışır, genellikle rahatlar, bütün vücudunun enerjiyle dolduğunu hissederdi.

Şimdi öyle olmuyordu. Ciğerleri; sıcak, ağır ve pis kokan havayı kabul etmekte zorlanıyor, gereken oksijeni vücuduna dağıtmak istemiyordu sanki. Zaman zaman yataktan nefessiz kalmışcasına fırladığını da biliyordu.

Başağrısı ve sıkıntıyla doğruldu, pencereyi açmak için seğirtti -Aslında bir penceresi olduğu için şanslıydı. Yeni binaların neredeyse hiçbirinde açılabilir pencereler yoktu- Yıllardır yüzünü açıkça gösteremeyen Güneş, kurşuni gökyüzünde gizlenmiş ruhsuz ve solgun bir silüet çiziyordu.

Pencereyi açınca dışarıdaki havanın içeridekinden pek de farklı olmadığı gerçeği bir kez daha dumanlı bir esinti olarak suratına çarptı. Canı çok sıkkındı. Binanın su deposunun henüz dün doldurulmuş olduğunu hatırlayıp, “komşuları” kıymetli suyu tüketmeden önce birkaç damlayla da olsa yüzünü yıkamak için lavaboya yöneldi.

Bu kez şanslıydı. En azından su akıyordu. Son derece cılız sudan bir avuç aldı, yüzünü yıkadı. Ardından makineyle tıraş oldu. Sabah duşları veya ıslak tıraşlar tarihe karışalı otuz seneyi aşmıştı. Artık onbeşte bir yapılabilen duşun günü ise henüz gelmemişti.

İşe gitmek hiç içinden gelmiyordu ama mecburdu. Henüz yatmakta olan karısının huzursuz kıpırdanışları onun da uyanmak üzere olduğunu gösteriyordu. Karısının da yetişeceği bir işi, öğrencileri vardı. Usulca onu da uyandırdı. Aynı sabah huzursuzluğunu yaşayan kadın da eli başında zoraki bir “günaydın” dedi kocasına.

Çocukları yoktu ve olmayacaktı da. Kadının yaşı oldukça ileriydi. İlerleyen yaşlarına karşın her ikisi de bir on yıl daha çalışmak zorundaydılar. Dedelerinin kendilerine kıyasla çok daha erken yaşta emekli olduklarını; yaşamlarının kalan kısımlarını huzur içinde geçirecek, torunlarıyla, bahçeleriyle, hobileriyle ve denizle uğraşacak zamanı bulabildiklerini hatırlıyorlardı.

Deniz… Daha geçen yüzyıldan itibaren insan eliyle bozulmaya yüz tutan deniz yaşamı tarihe karışalı çok olmuştu. Balıkçılık diye birşey yoktu artık -çünkü balık yoktu. Sadece büyük deniz çiftlikleri ve buralarda yetişen genetik ürünü devasa endüstriyel balıklar kalmıştı geriye. Bir zamanlar Marmara’da minyatür örnekleri bulunan istavritlerin 40-50 kilo olanları, 700-800 kiloluk orkinoslar… Ayrıca deniz insanın düşmanı olmuş, buzulların iyiden iyiye tarihe karışmasıyla deniz seviyesi yükselmiş, azar azar, insanların kaçmasına fırsat vererek sahilleri yutmuştu.

Ayvalık, Altınoluk, Bodrum, Lara, Side, Semizkum, Yeşilköy, Güzelce, Bozcaada… ve daha birçok sahil kasabası, sahil semti ve ada tarihe karışmış, sayısız site ve ev terkedilerek denizin insafına bırakılmıştı. Belki bir zamanlar bu siteler, evler, garajlar ve iskeleler balıkların barınağı olup onlara yaşam alanı sağlayabilirdi ama şimdi onların da hiçbiri yoktu. Bunun yerine durgun suların içinden göğe doğru doğaüstü bir manzara çizen apartman blokları vardı. En görkemlileri ise eskiden Ataköy olarak bilinen ve artık Yenibosna sahili olarak adlandırılan bölgede yer alıyordu.

Adam, karısının ve kendisinin kahvesini hazırlamak için otomatın düğmesine bastı. Sessizce işini gören cihaz adamın yerleştirdiği iki metal bardağı doldurdu. Kullan at bardaklar birer tüketim çağı çılgınlığı olarak çoktan tarih olmuştu. Aynı makineden çıkan çamurumsu maya yiyecekleri de masanın üzerinde duruyordu. Fazla konuşmadan, masada gömülü bulunan holografik ekrandaki haberlere göz atıp kahvaltılarını ettiler.

Haberler hep aynıydı sanki. 450 milyon insanın doğrudan ve dolaylı etkilerle hayatını kaybetmesine yol açan kırk yıl önceki nükleer savaştan bu yana haberler bile tatsız, tekdüzeydi.

Kuzey Kore, ABD’nin 2009 Temmuz’undaki beklenmedik saldırısına hızlı bir karşılık vermiş, yıllar önce işbirlikçilerini kullanarak ABD’nin büyük eyalet merkezlerine yerleştirdiği nükleer bombaları ardı ardına patlatmıştı. Kuzey Kore ve “istemeden de olsa” Güney Kore ve Çin’in bir kısmı haritadan silinirken, ABD’nin kayıpları hepsinden büyük olmuştu.

Dünyayı yavaş yavaş kavuran, denizleri cansızlaştıran nükleer bombalar değildi. Aslında bunların etkisi, yıllar boyunca atmosfere salınarak sera etkisine yol açan gazların yanında son derece hafif kalıyordu. Bilim insanlarının küresel ısınma yakarışları, uyarıları birkaç radyo istasyonu ve internet sitesi dışında medya ilgisi görmemiş, göstermelik Kyoto protokolü bile ABD’nin tavrı nedeniyle rafa kaldırılmıştı. Eriyen buzullar daha çok güneş ışınının emilmesine ve atmosferin daha hızlı bozulmasına yol açmıştı.

ABD’de savaş sonrası başlayan ekonomik çöküntünün de etkisiyle dünyanın güç dengesi Avrupa lehine değişmiş, ancak onlar da süper güç olma imkanı bulamamışlardı. İklimin darbesini yiyen Avrupalı’ların birçoğu verimli kıyı bölgelerini terk edip önlem olarak geçen yıllarda sahiplendikleri yüksek topraklara, başka ülkelere sığınmışlardı. Bu süreç yaşanırken yine milyonlarca insan küresel ısınmanın doğrudan ve dolaylı etkileri sonucu çok erken yaşta hayatını kaybetmişti. Afrika’da ve Avustralya’daki kayıplar hayalgücünün dahi ötesindeydi.

Avrupa’da Hollandalıların inadı şaşırtıcıydı. Birçoğu, yıllar önce suya gömülmüş ülkelerini terk etmemek için ısrarlıydılar. Kuma çakılı kazıklar üzerinde yükselen Hollanda evlerinin yerini daha yüksek kazıklar üzerine yerleşmiş devasa siteler almıştı. Bu sitelerin herbiri yüzbinlerce insana ve iş merkezine barınak sağlıyordu. Dünyanın sayılı güzelliklerinden Norveç’in dantel kıyıları ortadan kaybolmuş, denize inen biçimsiz kayalıklar kalmıştı sadece.

Adam ve kadın, kahvaltılarını yapıp evden çıktıklarında saat 8:30’u göstermekteydi. Toplu taşıma dışında alternatifleri bulunmadığı için Pendik’ten Mecidiyeköy’e gitmek üzere, onlarca vagonun arka arkaya dizildiği tren ile otobüs arası, yetkililerin “Speedbus” adını vermekte ısrar ettikleri ancak vatandaşların kısaca Trenbüs dediği hibrid motorlu vasıtaya attılar kendilerini. Yollarda tek tük araçlar vardı.

Dünyanın sadece on yıllık petrol stoku kaldığı ve halen tamamıyla yerine geçecek bir alternatifi olmadığı için petrol üreticisi ülkeler dış satışlarını tamamıyla durdurmuş, etkinliğini yitiren ancak tüketim iştahını hiç kaybetmemiş olan ABD ise kendi petrolüne yönelmek zorunda kalmıştı.

OPEC, perdeyi kapatalı çok olmuştu. Piyasada hiçbir düzenleyici bulunmadığından ham petrolün varil fiyatı yüzlerce kat artmış, petrole dayalı endüstriler çökme durumuna gelmişti. Petrole olan talep tamamıyla ortadan kalkmamış ancak iyiden iyiye azalmıştı. Hidrojen pilleri son derece gelişmesine ve her alanda kullanılmasına karşın petrolün desteği yine de gerekliydi.

Yılankavi Trenbüs, kimi zaman raylarda, kimi zaman yolda, belirli noktalarda durarak artık üzeri ve altı köprülerle, tüp geçitlerle neredeyse kaplı olan, geçiş kontrolü uluslararası bir şirkete satılmış, bir zamanlar güzelliği ile ünlü “boğaz”ın altından geçip, Mecidiyeköye vardığında adam ve kadın vasıtadan indi. İşyerleri yakındı. Kadın, ilkokul öğretmeniydi ancak doğum oranlarının iyice düşmesi nedeniyle okutacak öğrenci bulmakta güçlük çekmekteydi.

Dünyanın yaşanmaz bir yer haline gelmesi değildi tek problem. İnsanlar, çocuk sahibi olmak isteseler de yedikleri genetik olarak değiştirilmiş besinler ve tarım alanlarının birer birer ortadan kalkması sonucu tüketmek zorunda kaldıkları mayalar, diğerleri gibi, sperm ve yumurta hücrelerinin de gelişimini, işlevini engellemekteydi. Tıbbi yardım almadan hamile kalabilmek imkansız olduğu gibi çoğu zaman doğum gerçekleşemeden cenin hayatını kaybediyordu.

Şanslı çiftler, belki bir belki iki çocuk sahibi olabilmekte, çocuklarını yaşatmak için olağanüstü çaba sarfetmek zorunda kalmaktaydılar. Çocuk felci, kızamık, menenjit gibi hastalıklar dünya üzerinden silinmiş olsa da genetiği değiştirilmiş ineklerin sütleri, neredeyse yapay denebilecek fabrikasyon tavuk yumurtaları, verimi birkaç katına çıkmış ancak toksik hale gelmeye başlamış buğday gibi temel bileşenlerle hazırlanan gıdalar besleyici olmaktan çok uzaktı.

Genetik devleri, tüm süreç boyunca boş durmamış, ülkelerin hükümetlerini birer birer etkileyerek veya onları satın alarak ülkelerde tarımı bitirmişlerdi. Artık onların sattıkları tohumların ürünleri dışında “doğal” denebilecek bir tek yiyecek bitkisi dahi kalmamıştı dünya üzerinde. Geçmiş nesillerin organik tarım deneyimlerini bugüne taşıyan sayılı birkaç uzmanın birer birer ortadan kalkması ile tüm toplum “süpermarket çiftçilerine” dönüşmüştü çoktan.

Direnişin son kalesi olarak görülen balkan ülkeleri de pes etmiş, birkaç yıl önce onlar da genetik tarıma geçmişlerdi. DNA’sı değiştirilmiş bitkilerin programlanmış genetik istilacılığı, doğal türleri de yok ediyor, onların yerini alıyordu. Bir tür özel ışımaya da sahip kılındıkları için uydular aracılığı ile hangi tarlanın hangi tür bitki ile kaplandığı izlenebiliyor, genetik şirketlerinin avukatları o tarlaların sahiplerinden “lisans” bedeli almak için hemen devreye giriyorlardı.

Hükümetlerin dev şirketlerin tekeline gireceği korkusu artık gereksizdi. Çünkü bu çoktan gerçekleşmiş, hükümet üyeleri, yakalarındaki şirket rozetlerini bile saklama gereği duymadan dolaşıyorlardı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin adı aynı kalmıştı kalmış olmasına ama seçilenlerin neredeyse tümü büyük şirketlerin temsilcileri haline gelmişti.

Türkiye, sonunda Avrupa birliğine alınmıştı. Halkın aşama aşama uyuşturulması, geçmişteki apolitizasyon stratejilerinin etkisiyle çok kolay olmuş, Kıbrıs’tan tamamıyla vazgeçilmiş, çoktan Rumlara terk edilmişti. Ayasofya bile artık bir kiliseydi. Türkiye’nin sınırları üzerinde oynanmış, bir kısmı federal bir devletin toprakları arasına katılmıştı. Dünyanın son ve en verimli petrol yataklarından birinin bu yeni federasyonun başkenti yakınlarında bulunması son derece “ilginçti”. Bu arada, Ermeni devletine de, kabul edilmek zorunda bırakılan sözde soykırım tazminatı nedeniyle büyük topraklar verilmişti.

Tüm bu gelişmeler öylesine gerekçeler, kararlar ve basiretsizlikler sonucu ortaya çıkmıştı ki, ne politik manevralarla etkisizleştirilen ordu, ne de milliyetçi, vatansever gruplar tepki gösterecek zamanı, ortamı bulamamıştı. Aslında bir tepki gösterilmesine dahi gerek duymamışlardı. Toplum genelinde Avrupa Birliği kutsal hedefti ve kazanılmıştı, gerisi sadece formaliteydi!

Nihayet okuluna, sınıfına varan kadının gözü her zamanki gibi utanç ve hüzünle yeni Türkiye haritasına kaydı. Haritanın ortasına resmedilen AB bayrağı, silahların yapamadığını yapmış olmakla gururlu, dalgalanır gibi göründü gözüne. Sınıftaki öğrencilerin birçoğu için bu harita basit bir gerçeklik, onun öncesi ise masaldı. Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu sınırlarının yakın geçmişte yaşayanlar tarafından bir “masal” olarak görülmesi gibi…

AB normları gereği, sınıfta ne bir Atatürk resmi, ne Onuncu Yıl Marşı, ne de Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi asılıydı. Bunlar son otuz-otuzbeş yıldır unutulmuş, bir kuşak bunları hiç duymadan yetişmişti. Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi gizli bir el tarafından yasaklı metinler kapsamına alınmış, tüm okul kitaplarından çıkarılmış, belleklerden kazınmıştı.

“Söylev”in kitapçılardaki son basılı kopyasına 2017 yılında rastlanmış, bu tarihten sonra arşivdeki kitaplar dışında ne yeni baskısı olmuş, ne de ulu orta okunabilmişti. Kurtuluş Savaşımız, AB’nin baskısı ile hazırlanan yeni kitaplarda bir avuç “teröristin” eylemlerine dönüştürülmüş, geçmişin silahlı, bugünün paralı mandacıları Türkiye tarihini baştan yazdırmışlardı.

Adam işyerine girdiğinde İngiliz sekreterlerden biri sertçe yüzüne bakarak müdürün kendisini beklediğini söyledi. Müdür Fransız’dı. Yıllar önce apar topar, ver gitsin mantığı ile bir kamu bankası iken özelleştirilen kurumun Krediler ve İstihbarat Müdürüydi. Bankayı ele geçiren İngiliz-Fransız konsorsiyumu, eski çalışanlarının büyük bölümünü AB’nin sağladığı serbest dolaşım olanakları sayesinde kendi vatandaşları ile değiştirmişti.

AB normları, işsizlik ödentilerini artırmış ancak işsizlerin sayısındaki patlamayı önleyememişti. Umutsuz ve bezgin çoğunluk arasındaki intihar vakaları sıradan adliye olayları olarak görülmekte, her gün onlarca kişi yaşamına son vermekteydi.

Müdürün odasına giren adam akıcı bir Fransızca konuşmaktaydı. Zaten bu sayede halen görevine devam edebilmekteydi. Müdür, kendilerinden kredi alan bir Türk işadamının kredisini geri ödemekte gecikmesine karşın hukuki sürecin neden hala devreye konmadığını sordu. Adam, işadamıyla görüşülüp, yeni bir ödeme planı üzerinde uzlaşılacağını söyledi.

Müdürün niyeti farklıydı tahmin edilebileceği gibi. Söz konusu firma üretim sektöründe var olmaya çalışan son Türk KOBİ’lerinden biri iken bankanın alımında fonksiyonel olan aracılardan biri firmayı bir Norveç-Danimarka konsorsiyumuna pazarlamayı hedeflemekte, bu amaçla Müdürden yardım istemekteydi.

Gelişmiş batılı ülkelerin büyük bir bölümü yıllar boyunca Türkiye’nin üreticiden çok tüketici bir toplum olması için çalışmış ve bunu başarmışlardı. “Sizin maliyetiniz yüksek” diyerek kapattırdıkları yan sanayileri, gelişmiş sanayi üretiminin nüveleri oldukları için temizlemişlerdi.

Devasa holdingler çoktan yabancıların olmuş, var olmaya çalışan kuruluşlar birer birer yabancı şirketlerin eline geçmişti. Avrupa’nın giderek yaşanmaz hale gelen iklimi nedeniyle Türkiye’ye göç eden Avrupalıların çoğunluğu bu kuruluşlardaki Türk çalışanların yerini almakta gecikmedi.

Müdür, borçlarını ödeyemeyen firma için hukuki sürecin derhal başlatılmasını istemişti. Hukuk sisteminin de özelleşmesi ve Fransızların kontrolüne girmesi nedeniyle bu sürecin bir-iki hafta içerisinde tamamlanarak şirketin kontrolünün ve tüm malvarlığının kısa sürede bankaya kalacağını -ummaktan da öte- biliyordu.

Firmanın hiçbir şansı, gidebileceği hiçbir yasal merci yoktu. Tahkim yasaları her Türk kuruluşu gibi onların da elini kolunu bağlıyordu. Geçmişte, Avrupa’daki yüksek mahkemelerin, Türklerden gelen başvuruları Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine sonlandırması birilerinin hoşuna gidiyordu ama bugün onlar bile şaşkınlık içindeydi.

Asıl amaçlar, gerçekler meydana çıktığında iş işten geçmişti çoktan. İnce ayarlamalar, düzenlemeler, manevralar sonucunda sadece Türkiye haritası değil, Türk hukuku da Türk insanını, Türk kuruluşlarını savunamayacak, yargılayamayacak bir noktaya getirilmişti. Türkiye, Avrupa’nın arka bahçesi olmuştu işte…

Adam burada çalışmak zorunda olduğuna bir kez daha lanet ederek masasının başına döndü. Holofon’dan aradığı firma yöneticisine durumu açıklayarak yapılacak en iyi şeyin hukuki süreci beklemeden firmayı tüm malvarlığı ile bedelsiz olarak bankaya devretmesi olacağını söyledi. Aksi takdirde hukuk mekanizmasının yaratacağı olağanüstü masrafları da üstlenmeleri gerekecekti…

Yöneticinin ağlamaklı gözlerle başını sallamasını izleyen adam gerekli dökümantasyonu Holofon üzerinden firmanın sistemine aktardı ve elektronik imzalı belgelerin kendisine ulaşması için firmaya birkaç saat zaman tanıdı.

Teknoloji gelişmiş, ancak teknolojinin klasik vaatlerinden olan “kolaylaşacak bir hayat” pek kalmamıştı. Küresel ısınma, yeşil bitki örtüsünü büyük ölçüde ortadan kaldırmış, özellikle Afrika kıtasını cehenneme çevirmişti. Bu kıtaya yapılan yardımlar tamamıyla sona erince pek bir insan ve hayvan izi de kalmamıştı zaten.

Aslanlar, Antiloplar, Timsahlar, Gergedanlar, Zürafalar ve bir zamanlar kıtaya yayılan tüm canlıların nesilleri çoktan tükenmiş, dinazorlarla birlikte okul kitaplarına girmişlerdi. Halen yaşayan bazı örnekler, üreme imkanları olmadan, sirklerde veya hayvanat bahçelerinde son günlerini sürdürmekteydi.

Teknoloji gelişmiş, İnternet tıpkı elektrik ve su gibi zorunlu bir gereksinim olmuş, tüm medyanın yerini almıştı. Kağıt tüketimi azalmış, ancak yeterince ağaç bulunamadığı için kağıt üretim imkanı da neredeyse kalmamıştı. Kitaplar da likit kristal parşömenlere “basılıyordu” artık.

Mesaisi biten adam hafif bir baş dönmesi ile işyerinin yüzyirminci katındaki ofisinden aşağı indiğinde hava sabahkinden farklı değildi. Kasvetli, son derece sıcak, nemli ve kurşuni bir gökyüzü. Karısının okuluna doğru yürüdü ve yolda karşılaştılar.

Trenbüs’e binmek için yüzlerce kişinin bekleştiği devasa durakta sıkıntıyla birbirlerine bakıyorlardı. Başlarını çevirdikleri, bir zamanlar mavi olduğunu dijital video kayıtlarını veya eski filmleri izlediklerinde hatırladıkları gökyüzü onlara adeta somurtmaktaydı.

Aynı anda dünyanın bir başka ucunda, bir zamanlar dünyayı çekip çeviren, şirketleri aracılığıyla hükümetleri ele geçiren, tüketim çılgınlığı ve doğal tahribatı karlılık uğruna yücelten tarikatvari oluşumlardan birinin, steril şartlar altında, tamamıyla dış dünyadan kopuk şekilde yaşamak zorunda olan doksan yaşındaki hasta başkanı, cam kubbeli tavanın altında başını kaldırmış şaşkınlık ve onlarca yılın ardından ilk kez göz pınarlarından süzülen birkaç damla gözyaşı eşliğinde hüzünle yukarı, aynı kurşuni göğe bakmaktaydı: “Biz ne yaptık…”